Issız bir ada düşün…
Rüzgârın sesi, insanın iç sesine karışacak kadar keskin.
Ve on kişi… Her biri kendi geçmişinin ağırlığını omuzlarında taşıyan on yabancı.
Agatha Christie bu romanında bir cinayeti değil, vicdanın yavaş yavaş uyanışını anlatıyor. Çünkü burada ölüm, sadece bedenleri değil; saklanan gerçekleri de birer birer ortaya çıkarıyor.
Başlangıçta her şey sıradan görünür. Tanışmalar, küçük sohbetler, mesafeli bakışlar…
Ama adanın sessizliği uzun sürmez. O sessizlik, yerini görünmeyen bir yargıcın hükmüne bırakır.
Bir tekerleme…
Masum gibi duran birkaç satır…
Ama her dizesi, bir hayatın sonuna dönüşür.
Ve o andan itibaren ada küçülmeye başlar.
Duvarlar yoktur belki ama korku, en sağlam hapishaneyi kurar.
Şüphe büyür, güven yok olur, akıl bile kendi sınırlarından şüphe eder.
Bu romanda katil sadece bir kişi değildir aslında.
Geçmiş, pişmanlık ve bastırılmış suçlar; hepsi aynı masada oturur.
Her karakter kendi hikâyesinin sanığıdır.
Christie’nin en büyük başarısı, gerçeği saklaması değil…
Onu gözlerinin önüne koyup seni görmez hâle getirmesidir.
Ve final…
Sessiz, soğuk ve kaçınılmaz.
Kitap bittiğinde geriye şu duygu kalır:
İnsan, en çok kendi içindeki karanlıktan korkmalıdır.