"İran’daki kadınlara özgürlük getireceğiz" diyen Amerika'nin siciline bakınca insanın içi daralıyor. Dillerinde insan hakları, kadın özgürlüğü, demokrasi var; fakat tarihin sayfaları açıldığında karşımıza çıkan manzara çoğu zaman kadın ve çocuk cesetleri oluyor. Savaş diyorlar okul bombalıyorlar. 165 kız çocuğunu katlettiler yine. Söz ile fiil arasındaki bu uçurum basit bir siyasi çelişki değil! Vicdanı yaralayan bir hakikat.
3 Temmuz 1988’de Iran Air 655'in düşürülmesi hadisesinde 290 sivil, gökyüzünde parçalanarak hayatını kaybetti. İçlerinde 165 çocuk vardı. Uçak bir savaş uçağı değildi, sivil yolcu uçağıydı. O çocukların ne suçu vardı? Hangi özgürlüğe engeldiler? Sonra "yanlışlık" denildi ve mesele kapatıldı. Fakat toprağa girenler istatistik değildi. her biri bir annenin duası, bir babanın umudu, bir evin neşesiydi. Bu tablo tek başına değil. 1945’te Hiroşima'ya atom bombası atılması ve ardından Nagasaki'ye atom bombası atılması ile yüz binlerce sivil katledildi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve "savaşı bitirmek" denildi ama insanlığın hafızasına kazınan şey, kül olmuş, gölgesi kalmış bedenlerdi. Vietnam’da My Lai Katliamı ile silahsız köylüler kurşuna dizildi. Irak işgalinde özellikle Bağdat bombardımanı sırasında şehirler ateş altına alındı, evler yıkıldı, hastaneler çöktü. Onbinlerce kadına tecavüz edildi. Anne rahmindeki bebekler kadınlar deşilerek katledildi. Hadisa Katliamı ile yine çocukların da bulunduğu siviller öldürüldü. Filistin'de yine aynı şeyler. Mesele sadece savaş suçları değil! Mesele bir anlayıştır. Demokrasi, özgürlük, insan hakları denilerek yapılan müdahalelerin hepsi, geride kaos ve gözyaşı bıraktı. Bir ülkeye "özgürlük" götürme iddiasıyla girilip, o ülkenin altyapısını yıkmak, halkını iç savaşa sürüklemek, nesillerini travmayla baş başa bırakmak hangi ahlâk ile izah edilir? Eğer adalet gerçekten evrensel bir değer ise, dost düşman ayrımı yapılmadan savunulmalıdır. Eğer kadın hakları gerçekten önemseniyorsa, bombaların altında kalan kadınlar için de aynı ses yükselmelidir. Bir mümin için ölçü nettir. Masum kanı dokunulmazdır. Kadın, çocuk, yaşlı demeden sivillerin öldürülmesi büyük bir zulümdür. Zulüm kimden gelirse gelsin zulümdür. Güçlü olanın işlediği suç, onu haklı kılmaz. Büyük olmak, hesap vermekten muaf olmak değildir. Yeryüzünde kibirle yürüyen, gücünü mutlak zanneden her yapı sonunda kendi yaptıklarıyla yüzleşecektir.
Özgürlük, tank paletleriyle gelmez. Demokrasi, bombardıman uçaklarının gölgesinde yeşermez. Kadın hakları söylemi, başka annelerin evlatlarını toprağa gömerken inandırıcılığını kaybeder. Gerçek adalet menfaate göre değişmeyen, mazlumun kimliğine bakmayan, güçlüye de zayıfa da aynı hükmü uygulayan adalettir. Bunun dışındaki her iddia, süslü bir kelimeden ibaret kalır.
Demokrasi meselesi sadece siyasi mesele değildir, akide meselesidir. Hüküm koyma hakkı yalnızca Allah’a aittir. Beşerî ideolojilerle, demokrasi adı altında çıkarların belirlediği sistemlerle adalet sağlanmaz. Güçlü olanın hukukunun işlediği bir düzende mazlum hep ezilir. Ümmetin parçalanmışlığı ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyişi, bu zilletin temel sebebidir. Çare; Allah’ın şeriatıyla hükmeden, ümmeti tek otorite altında toplayan bir hilafettir. Bu bir tercih değil, imanın gereğidir.