Murat Arslan

Murat Arslan
@Murat6307
Mağaza müdür yardımcısı
Türk Dili ve edebiyatı mezunu
Şanlıurfa
Mersin, 11 Ağustos
77 okur puanı
Nisan 2019 tarihinde katıldı
Puan vermedi·404 syf.··
2026 47. kitabı
Hikaye, büyük tanrıların saraylarında başlıyor ama burası hiç de parıltılı değil. Kirke, Güneş Tanrısı Helios’un kızı olmasına rağmen ne tanrılar kadar güzel ne de onlar gibi kusursuz bir sese sahip. Hatta sesi bir "insan" gibi çirkin bulunduğu için kendi ailesi tarafından bile sürekli aşağılanıyor, dışlanıyor ve yalnızlığa mahkum ediliyor.Kitabın kırılma noktası, Kirke'nin içindeki o büyük gücü, yani eczacılık ve büyücülük yeteneğini keşfetmesiyle yaşanıyor. Ancak mitolojide güç her zaman korku doğurur. Tanrılar ondan korktuğu için Kirke’yi ıssız Aiaie Adası’na sürgüne gönderiyorlar. İşte asıl hikaye de burada başlıyor. Kirke bu adada yalnızlığıyla baş başa kalıyor; kurtları, aslanları evilleştiriyor, bitkileri öğreniyor ve kendi küllerinden doğuyor.Zamanla adasına yolu düşen efsanevi kahramanları ağırlıyor. Daidalos ile aşkı tadıyor, Odysseus ile fırtınalı bir bağ kuruyor, adasına zarar vermeye çalışan gemicileri domuza çevirerek gücünü gösteriyor. Kitap, aslında bir kadının tanrıların acımasız dünyasında, erkek egemen mitolojide kendine nasıl tırnaklarıyla kazıyarak bir alan açtığının özetidir. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey derin bir empati duygusuydu. Yazar Madeline Miller, binlerce yıldır Homeros’un Odysseia destanında "gemicileri domuza çeviren kötü, şeytani cadı" olarak barbarca anlatılan Kirke’ye resmen adaletini geri vermiş. Kitabı okurken Kirke’nin o gemicileri durup dururken değil, kendisini korumak ve hayatta kalmak için cezalandırdığını anlıyorsunuz. Kitap, yalnızlığın bir ceza değil, insanın kendini keşfetmesi için muazzam bir fırsat olduğunu çok zarif işliyor. Kirke adada tek başınayken, saraydaki tüm tanrılardan daha güçlü ve bilge birine dönüşüyor. Mitolojide hep tanrılar yüceltilir ama bu kitapta olimposluların ne kadar kibirli, acımasız
Ben, KirkeMadeline Miller · İthaki Yayınları · 202444,2bin okunma
Reklam
Puan vermedi·152 syf.··
2026 46. kitabı
Hikaye, ünlü ve huysuz bir bilim insanı olan Sir Claud Amory’nin malikanesinde başlıyor. Sir Claud, savunma sanayisi için çığır açacak gizli bir atomik formül geliştirmiştir. Ancak evdeki yakın akrabalarından ve misafirlerinden birinin bu formülü çaldığını fark eder.Durumu çözmesi için dahi dedektifimiz Hercule Poirot'yu acilen malikaneye çağırır. Poirot yola çıkar ancak o eve varmadan hemen önce Sir Claud, salondaki herkesi bir araya toplayıp ışıkları kapattırır. Amacı, hırsıza formülü çaktırmadan masaya bırakması için bir şans vermektir. Işıklar tekrar açıldığında formül kutusu masadadır ama boştur. Daha da kötüsü, Sir Claud önündeki acı kahveyi içerek herkesin gözü önünde zehirlenmiş ve hayatını kaybetmiştir. Poirot eve ayak bastığında bir hırsızlık vakası beklerken, dumanı tüten bir cinayet davasının tam ortasına düşer. Kitabı okurken kendinizi bir romanın içinde değil, adeta bir tiyatro salonunda sahneyi izliyor gibi hissediyorsunuz. Mekan neredeyse hiç değişmiyor; olay tamamen kütüphane odasında ve salonda geçiyor. Karakterlerin giriş çıkışları, hizmetçinin kahve getiriş anı bile sahne sahne gözünüzün önüne geliyor. Tıpkı kahvenin dibine çöken telveler gibi, evdeki herkesin sakladığı ve yüzeye çıkmasından korktuğu karanlık bir sırrı var. "Kimin eli daha çok titredi, kim kahveyi neden geç içti?" diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Christie, insan ilişkilerindeki hırsı ve kıskançlığı harika işlemiş. Sayfa sayısı oldukça az ve temposu hiç düşmüyor. Eğer ağır kitaplardan yorulduysanız ve hafta sonu kahvenizi yudumlarken bir çırpıda bitireceğiniz bir gizem arıyorsanız, biçilmiş kaftan. Dikkatli bir polisiye okuruysanız, ipuçlarını takip ederek katili tahmin etmeniz çok da zor olmuyor.
Acı KahveAgatha Christie · Altın Kitaplar · 202511,5bin okunma
Puan vermedi·239 syf.··
2026 45. kitabı
Hikaye aslında bir yas, vicdan azabı ve şüphe muhasebesiyle başlıyor. Çok güzel, zengin ama bir o kadar da bencil ve yüzeysel bir kadın olan Rosemary Barton, lüks bir restoranda doğum gününü kutlarken şampanyasına karıştırılan siyanürle herkesin gözü önünde can veriyor. Dönemin polisi ve çevresi bunu kadının depresyonda olmasına bağlayıp "intihar" diyerek dosyayı kapatıyor.Ancak aradan tam bir yıl geçiyor. Rosemary’nin kocası George, karısının intihar etmediğine, masadaki altı kişiden biri tarafından öldürüldüğüne dair isimsiz mektuplar almaya başlıyor. George, katili açığa çıkarmak için adeta akılalmaz ve tehlikeli bir kumar oynuyor: Karısının öldüğü aynı restoranda, tam bir yıl sonra aynı masayı ayırtıyor ve o gece masada olan aynı konukları tekrar çağırıyor. Masada Rosemary’nin anısına boş bir sandalye ve bir biberiye dalı bırakılıyor. Tam "George şimdi bombayı patlatacak" diye beklerken, kurgu öyle bir ters köşe yapıyor ki George da tıpkı karısı gibi aynı masada, aynı şekilde zehirlenerek ölüyor. Olayı çözmek ise eski bir istihbaratçı olan aile dostu Albay Race’e düşüyor. Kitabın en sevdiğim yanı üç bölümlü yapısı oldu. İlk bölümde masadaki altı şüphelinin de geçmişe dönüp Rosemary ile olan anılarını hatırlamasını okuyoruz. Bu sayede Agatha Christie bize şu mesajı çok iyi veriyor: "Bu kadından nefret etmek ve onu öldürmek için masadaki herkesin son derece geçerli bir sebebi vardı!". Kitap sadece "katil kim?" sorusundan ibaret değil. İnsanların iç dünyasındaki kıskançlıkları, miras kavgalarını, yasak aşkları ve üst sınıfın o sahte nezaketini çok iyi yüzümüze çarpıyor. Rosemary karakteri fiziksel olarak romanda olmasa bile, bir hayalet gibi tüm kitabın ve karakterlerin üzerine çöküyor. Şüpheli sayısı aslında çok az (sadece masadaki o birkaç kişi). "E bu kadar az
Şampanyadaki ZehirAgatha Christie · Altın Kitaplar · 20192,175 okunma
Puan vermedi·432 syf.··
2026 44. kitabı
Kristie Montee ve Kelly Nichols adlı iki kız kardeşin P.J. Parrish takma adıyla yazdığı Ölüm Şarkısı polisiye tutkunlarını müzik ve cinayetin harmanlandığı karanlık bir labirente sürüklüyor. Gazeteci Matt Owens, kız kardeşi Mandy ile Miami Beach'te bir gece kulübünde eğlenirken gözünü sadece birkaç dakikalığına ondan ayırır ve Mandy aniden ortadan kaybolur. Ertesi gün genç kızın eski bir otel odasında, bir buz kıracağı ile vahşice öldürülmüş cesedi bulunur. Yaşadığı büyük suçluluk duygusuyla yıkılan Matt, kardeşinin eşyalarını teslim aldığında polisin gözünden kaçan hayati bir ipucu yakalar: Mandy’nin iPod’una, onun müzik tarzıyla hiç uyuşmayan gizemli bir şarkı yüklenmiştir.Bu şarkı, The Rolling Stones’un "Too Much Blood" (Çok Fazla Kan) parçasıdır ve sözlerinde Paris’ten bahsetmektedir. Matt, bu karanlık izin peşinden Paris’e kadar gider ve orada Fransız polis müfettişi Eve ile iş birliği yapar. Kısa sürede fark ederler ki Mandy ilk değildir; karşılarında kurbanlarını sadece sarışın kadınlardan seçen ve her cinayetin ardına dijital bir "ölüm şarkısı" bırakan, kurbanlarıyla kedi-fare oyunu oynayan acımasız bir uluslararası seri katil vardır. Normalde katilin en son sayfada açıklandığı klasik "Katil kim?" (Whodunit) tarzı polisiyeleri severim. Fakat bu kitapta yazar katilin kimliğini bize en baştan veriyor. Buna rağmen hikaye sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Katilin zihnini okurken, Matt'in adım adım ona yaklaşmasını izlemek bende bambaşka bir gerilim ve merak uyandırdı. Hepimizin günlük hayatta severek dinlediği sıradan bir şarkının, bir kadının ölüm fermanı olması fikri tüylerimi ürpertti. Kitabı okuduktan sonra kendi müzik listeme bakarken bile "Acaba?" diye düşünmeden edemedim. Yazarın cinayet sahnelerini müzik ritmiyle senkronize etme
Ölüm ŞarkısıP. J. Parrish · Arkadya Yayınları · 20171,595 okunma
Puan vermedi·464 syf.··
2026 43. kitabı
James Tucker’ın dilimize kazandırılan Kurban mı Cellat mı romanını elime aldığımda, beni doğrudan saf bir hayatta kalma mücadelesi ve yüksek adrenalin karşıladı. Hikayenin daha ilk sayfalarında, neşeyle başlayan bir yeni yıl kutlamasının dakikalar içinde baltalı bir katliama dönüşmesi, bir okur olarak beni adeta sandalyeme çiviledi. Yazar, okuyucuyu ısındırmakla vakit kaybetmiyor; doğrudan kaosun ortasına bırakıyor. Brook ailesinden sağ kurtulmayı başaran 10 yaşındaki Ben, hikayenin duygusal motoru konumunda. Onun zekası, şansı ve o yaştaki bir çocuğun katille amansız bir kovalamaçaya girmesi içimdeki empati duygusunu tavan yaptırdı. Sayfaları çevirirken polisiye gizeminden ziyade, "Lütfen bu çocuğa bir şey olmasın" endişesiyle okudum. NYPD dedektifi Buddy Lock'ın, tanık koruma programlarını falan bir kenara bırakıp çocuğu korumak için kendi evine, sevgilisinin yanına götürecek kadar çaresiz kalması olayların ve katilin ne kadar amansız olduğunu hissettirdi. Bu durum hikayeye çok dinamik ve insani bir çaresizlik boyutu katmış. Eğer sıkı bir gerilim ve polisiye okuruysanız, olayların gidişatını veya katilin atacağı bazı adımları erkenden sezebiliyorsunuz. Kurgu her saniyesiyle zekice işlenmiş olsa da türün klişelerinden tamamen sıyrılabildiğini söyleyemem. Bazı kovalama sahneleri ve karakterlerin iç hesaplaşmaları ritmi canlı tutsa da, yer yer tempoyu düşürdü. Kitap 460 küsur sayfa; bence 350 sayfalık daha kompakt bir anlatımla çok daha vurucu ve soluksuz bir macera sunabilirdi. Kurban mı Cellat mı, derin felsefi sorgulamalar yapan edebi bir eser değil; ancak harika bir "bir oturuşta bitirmelik" tempo gerilimi. Katilin ailenin soyunu tamamen kurutma takıntısı ve arkasındaki o amansız takip, özellikle Hollywood aksiyon-gerilim filmlerini seven
Kurban mı Cellat mı?James Tucker · Arka Kapak Dergisi · 2018221 okunma
Reklam