Hikaye, büyük tanrıların saraylarında başlıyor ama burası hiç de parıltılı değil. Kirke, Güneş Tanrısı Helios’un kızı olmasına rağmen ne tanrılar kadar güzel ne de onlar gibi kusursuz bir sese sahip. Hatta sesi bir "insan" gibi çirkin bulunduğu için kendi ailesi tarafından bile sürekli aşağılanıyor, dışlanıyor ve yalnızlığa mahkum ediliyor.Kitabın kırılma noktası, Kirke'nin içindeki o büyük gücü, yani eczacılık ve büyücülük yeteneğini keşfetmesiyle yaşanıyor. Ancak mitolojide güç her zaman korku doğurur. Tanrılar ondan korktuğu için Kirke’yi ıssız Aiaie Adası’na sürgüne gönderiyorlar. İşte asıl hikaye de burada başlıyor. Kirke bu adada yalnızlığıyla baş başa kalıyor; kurtları, aslanları evilleştiriyor, bitkileri öğreniyor ve kendi küllerinden doğuyor.Zamanla adasına yolu düşen efsanevi kahramanları ağırlıyor. Daidalos ile aşkı tadıyor, Odysseus ile fırtınalı bir bağ kuruyor, adasına zarar vermeye çalışan gemicileri domuza çevirerek gücünü gösteriyor. Kitap, aslında bir kadının tanrıların acımasız dünyasında, erkek egemen mitolojide kendine nasıl tırnaklarıyla kazıyarak bir alan açtığının özetidir.
Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey derin bir empati duygusuydu. Yazar Madeline Miller, binlerce yıldır Homeros’un Odysseia destanında "gemicileri domuza çeviren kötü, şeytani cadı" olarak barbarca anlatılan Kirke’ye resmen adaletini geri vermiş. Kitabı okurken Kirke’nin o gemicileri durup dururken değil, kendisini korumak ve hayatta kalmak için cezalandırdığını anlıyorsunuz.
Kitap, yalnızlığın bir ceza değil, insanın kendini keşfetmesi için muazzam bir fırsat olduğunu çok zarif işliyor. Kirke adada tek başınayken, saraydaki tüm tanrılardan daha güçlü ve bilge birine dönüşüyor.
Mitolojide hep tanrılar yüceltilir ama bu kitapta olimposluların ne kadar kibirli, acımasız