James Tucker’ın dilimize kazandırılan Kurban mı Cellat mı romanını elime aldığımda, beni doğrudan saf bir hayatta kalma mücadelesi ve yüksek adrenalin karşıladı.
Hikayenin daha ilk sayfalarında, neşeyle başlayan bir yeni yıl kutlamasının dakikalar içinde baltalı bir katliama dönüşmesi, bir okur olarak beni adeta sandalyeme çiviledi. Yazar, okuyucuyu ısındırmakla vakit kaybetmiyor; doğrudan kaosun ortasına bırakıyor.
Brook ailesinden sağ kurtulmayı başaran 10 yaşındaki Ben, hikayenin duygusal motoru konumunda. Onun zekası, şansı ve o yaştaki bir çocuğun katille amansız bir kovalamaçaya girmesi içimdeki empati duygusunu tavan yaptırdı. Sayfaları çevirirken polisiye gizeminden ziyade, "Lütfen bu çocuğa bir şey olmasın" endişesiyle okudum.
NYPD dedektifi Buddy Lock'ın, tanık koruma programlarını falan bir kenara bırakıp çocuğu korumak için kendi evine, sevgilisinin yanına götürecek kadar çaresiz kalması olayların ve katilin ne kadar amansız olduğunu hissettirdi. Bu durum hikayeye çok dinamik ve insani bir çaresizlik boyutu katmış.
Eğer sıkı bir gerilim ve polisiye okuruysanız, olayların gidişatını veya katilin atacağı bazı adımları erkenden sezebiliyorsunuz. Kurgu her saniyesiyle zekice işlenmiş olsa da türün klişelerinden tamamen sıyrılabildiğini söyleyemem. Bazı kovalama sahneleri ve karakterlerin iç hesaplaşmaları ritmi canlı tutsa da, yer yer tempoyu düşürdü. Kitap 460 küsur sayfa; bence 350 sayfalık daha kompakt bir anlatımla çok daha vurucu ve soluksuz bir macera sunabilirdi.
Kurban mı Cellat mı, derin felsefi sorgulamalar yapan edebi bir eser değil; ancak harika bir "bir oturuşta bitirmelik" tempo gerilimi. Katilin ailenin soyunu tamamen kurutma takıntısı ve arkasındaki o amansız takip, özellikle Hollywood aksiyon-gerilim filmlerini seven
Bir okur olarak bu kitabı elime aldığımda beni en çok yakalayan şey, Agatha Christie’nin okuyucuyla adeta kedi-fare oyunu oynaması oldu.
Katilin daha ilk sayfadan itibaren Poirot’ya mektup yazarak meydan okuması, beni hikayenin içine anında çekti. "A, B, C..." diye giden o ritim, sayfaları adeta nefessiz çevirmemi sağladı.
Mektuplar her seferinde polisin ya da Poirot'nun eline geç ulaştığı için, kitabı okurken içimde sürekli "Yetişin, durdurun şu adamı!" hissiyle büyük bir sabırsızlık oluştu.
Christie bu kitapta her zamanki gibi harika bir illüzyonistlik yapıyor. Katil bize o kadar büyük, o kadar belirgin bir "alfabetik düzen" sunuyor ki, ister istemez hipnotize olup sadece harflere odaklanıyorsunuz. Ama final dalgası vurduğunda, aslında arkada çok daha insani ve kurnazca bir motivasyon olduğunu görüyorsunuz. İşte o an kitaba hayran kalmıştım.
Kitap boyunca şüphelerin odağında olan Cust karakterinin çaresizliği ve epilepsi nöbetleri içimi acıttı. Ancak bir okur olarak hikayenin ortalarında onun üzerindeki spot ışıklarının fazla parlak olduğunu hissettim. Christie’nin tarzını az çok bilen bir okuyucuysanız, suçlunun bu kadar göz önünde olamayacağını erkenden seziyorsunuz.
Benim için Cinayet Alfabesi, Poirot’nun sadece "gri hücrelerini" değil, aynı zamanda katilin psikolojisini çözmek için insan doğasını ne kadar iyi analiz ettiğini gösteren muazzam bir klasik. Eğer polisiyede saf mantık yürütmeyi ve ters köşe finalleri seviyorsanız, bu kitap tam bir başyapıt.
Cinayet AlfabesiAgatha Christie · Altın Kitaplar · 20007bin okunma