Obüslerin ilk gürleyişinde benliğimizin bir kısmıyla binlerce yıl geriye dönüyoruz. İçimizde uyanan, bizi çekip çeviren, koruyan bir hayvan iç güdüsüdür. Şuurlu değildir; şuurdan daha çabuk, daha emin, daha şaşmaz bir şeydir o. Açıklanamaz. Gider, hiçbir şey düşünmezsiniz. Birden bire kendinizi bir toprak oyuntusunda bulursunuz, mermiler saçılır üstünüzden; ama hatırlayamazsınız, öbüslerin geldiğini nasıl da duydunuz, yahut kendinizi yere atmak ne zaman aklınıza geldi. Bunları düşünmeye kalkışsaydınız çoktan darmadağın bir et külçesi olmuştunuz. Nasıl olduğunu biz bilmeden, bizi yere atıp kurtaran ikincisidir, içimizdeki o uyanık seziştir. O olmasaydı Flandre'dan Vosges'a kadar tek adam kalır mıydı?
Biz somurtkan, yahut neşeli askerlerizdir, yola çıkarız, cephenin başladığı bölgelere geldik mi insan-hayvan karışımı bir benliğe bürünürüz.
Çoğumuz kendi suçumuzmuş gibi yoksulluğumuzdan utanırız. Ben de yıllarca yoksulluk ayıbımdan utandım, taa yazar olana dek... Çoğunluğun yoksul olduğu ülkede, yoksulluğun değil varsıllığın daha utanılası olduğunu yazarlığa başlayınca anladım.