O günlerde dünyaya gelen kızı ve kendi doğum günü... Haftasında da, Eyüb'de kılıç kuşanma merasimi...
Son sırma işlemeli eyer, gümüş ve altın takımlarla süslü, süt beyaz bir arap kısrağına binmiş, tığ gibi, otuzbeşlik genç pâdişâh... Sırtında koyu lâcivert, gayet sade bir elbise, göğsünde babası ve amcasının nişanları, elleri beyaz eldivenli, mahcup bir azamet, fakat çarpıcı bir heybetle ilerliyor. Her tarafı gören gözleri, hicap ve tevâzuundan, atının ayaklarına doğru yere mıhlı... Başta ancak lagar hayvanlar üzerinde ve seyis yedeğinde kendisine ayak uydurabilen inkılâpçı Tanzimat Paşaları, ilmiye ve mülkiye erkânı... Taraf taraf, halk için sıralar ve sefirlere mahsus çadırlar... Kaynaşan bir kalabalık ve gökleri tutan bir ses:
- Pâdişâhım çok yaşa!
Hünkâr, tam sefir çadırlarının önüne, en kıdemlileri İngiltere elçisi (Sör Henri Elyot)un hizasına geldiği zaman bir hareket... Paşalardan biri, İngiliz Sait Paşa dikkatle kılıç alayını süzen sefirin karşısına dikiliyor ve şâhâne selâm ve iltifatı bildiriyor. Sefir bu incelikten şaşkın, yüzü kıpkırmızı ve gözleri Pâdişahda...
Gözlerinde o an gizli bir alay tutuşan İkinci Abdülhamîd, sanki İngiltere sefirine şunu demek istiyor:
-Şu gördüğünüz renk renk tezat içindeki kılıç alayının Sultanı, size selâm ederken hissettirmek ister ki, o, sizce bilinen oyuncak hükümdarlardan olmayacaktır!