Reşat Nuri Güntekin’in hikayeleri hep içime işlemiştir. Acımak’ın son cümlesini okuyunca da boğazım düğüm düğüm oldu. Keşke bitmese dedim, ama aslında ne dinleyecek bir şey kalmıştı, ne de anlatılabilecek. Hatta bence asıl karakterimiz Mürşit Efendi’nin daha yaşayacak bir şeyi de kalmamıştı. Okurken, tüylerim birçok yerde diken diken oldu. Zannediyoruz ya hayatta iyi olursak, düzgün olursak başımıza bir şey gelmez; sanıyoruz ya kendimizden mesulüz, gerisi bizi ilgilendirmez. Öyle olmadığını görüyorsunuz işte. Siz kendinize baksanız da etrafınızdaki insanlar bir ömrünüzü, yaşadığınız tümden bir hayatı size zehir edebilirler. Yaşadığımız altı üstü kaç yıl ki zaten, onu da etrafınızdaki kötü insanlar yüzünden hak etmediğiniz eziyetlere maruz kalarak yaşadığınızı düşünün. Tüm bunları yaşamış, ama yine de içindeki inancı kaybetmemiş, savaşmayı bırakmamış, sevmeyi unutmamış, utanma duygusunu kaybetmemiş Mürşit Efendi’nin teslimiyetini, kabullenişini okumak beni parça parça etti gerçekten. Öyle bir teslimiyet öyle bir kabulleniş ki bu, kendini en yakınındakilere bile anlatma, açıklama ihtiyacı hissetmemek hali ne demektir acaba? Nasıl bir sıkışmışlık seviyesidir tahayyül bile edemiyorum. Yine harika bir hikaye, içinize işleyecek bir hayat hikayesi.
Eleştirmek haddime mi bilmem, tek sıkıntının karakterlerdeki tek taraflı hali. Yani mesela iyiler tamamen iyi, kötülerse tamamen kötü.
Bir de İnkılap yayınlarından okudum ben kitabı, çok fazla imla hatası, çok fazla yazın hatası vardı. O anlamda beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ama son günlerde içimde patlayan Türk Edebiyatı Klasiği okuma arzusunu sonuna kadar dindirdi, beni gerçekten doyurdu diyebilirim.