Bambaşka insanlar hakkında anlatılan bambaşka bir hikaye gibi başladı. Kitabın sonlarına doğru küçük, belli belirsiz bir pamuk ipliğiyle ilk kitaba bağlandı. Bir pamuk ipliğine bu kadar sevineceğimi düşünmezdim hiç. Her şeyi daha anlamlı hale getiren bir iplik. Sevdiklerimizden kopsak da, onlardan uzak düşsek de, aramızdaki bağ uzak bir geçmişe dönüşse de, o küçük ipliğin orada bir yerde durduğunu hatırlamak iyi geldi sanırım.
Kar taneleri, hani şu her biri birbirine benzeyen aynı zamanda eşsiz olan. Dört ana karakteri hayatın içinde bir süre uçuşmasını izleyip sonra aynı evin içine konduruyor yazar. Birbirleriyle otuz yıldır konuşmayan kızkardeşler, başkasının yerine orada olan göçmen bir kız, babasını hiç tanımamış, annesinin duvarlarını hiç aşamamış bir evlat. Arka kapakta şöyle diyor, ne güzel ifade etmişler, “..dört farklı hayatı tek bir eve davet ediyor. Kapıları kapatıp bu malikâneyi kar küresi gibi sallıyor.”
Küre sallandıkça uçuşan dört kişi, hepsi kendince öfkeli, kendince paramparça. Ve onların hikayelerinin içinde altı çizilmeden duran bizim hikayelerimiz, çağımızın yangınları, insanlığımızın vicdan ve akılla verdiği ve çakılıp kaldığı sınavlar, saygıyı yitirmiş ilişkilerimiz, mukavvadan ailelerimiz, yalnızlıklarımız..
Hüzünlü, karın yağmadığı, ayazıyla yüzümüzü acıtan bu Kış, bunca şeye ve sahile vuran bebek cesetlerinden sofralarımıza dökülen kumlara rağmen, nasıl bu kadar umut verici olabiliyor peki, onu bilmiyorum, ama bu kitabın kapağını kapatırken içimde kıpraşan şeyin umut olduğunu çok iyi biliyorum.
Belki o çiçektendir diyorum, bir Shakespeare kitabının arasında kurutulmuş tomurcuk gülden yani, kendi gitmiş, izi orada öylece duran. Bu dünyada, kelimelerin yanı başında duran bir çiçek izini fark eden, onu hatırladığı en güzel şey olarak ifade