Kimimiz yasını olduğu gibi yaşar, kederlenir, öfkelenir, anlatır, ağlar, paylaşır.
Kimimizse kendi içinde yaşar yasını. Paylaşmaz, paylaşamaz belki, ama onun yokluğunun farkındadır. Yokluğun getirdiği ağrıyı, ağırlığı tüm hücrelerinde hisseder.
Kimimizse o süreci ve o sürecin getirdiği duyguları yok sayarak, içinde soğuk ve gri bir zırh oluşturur, hayatına öyle devam etmeye çalışır.
Zamanla o zırhı neden oluşturduğunu unutur.
Zamanla o zırhı nasıl, neye karşı oluşturduğunu da unutur.
Zamanla o zırhın varlığını bile unutur.
Patolojik yası olan çoğu insan, normal yas tepkileri ile ilerler fakat bu tepkiler çok daha uzun ve derindir. Bu tepkiler içerisinde kayba dair özlem, acı ve keder gibi günlük yaşama dönmeyi engelleyecek duygular da vardır. Hissizleşme, duygusal olarak donukluk ve kaybı hatırlatacak durumlardan kaçınma da vardır.
Yaşamdaki acılar bir bardak suyun içindeki kum gibidir. Eğer onu oradan çıkarmaya çalışırsanız, kumla savaşırken suyun daha da bulandığını görürsünüz. Oysaki onu kendi haline bırakırsanız bardağın dibine çökecek, belki kum oradan çıkmayacak ama su berrak kalacaktır. Acıya da tıpkı suyun içindeki kum gibi davranmak gerekir.
Zayıf, hassas, güçsüz görünmenin bir süre sonra; gücün üzülmemek, acı çekmemekle eşleştirildiği bir toplumda, şefkatin bireylerin korkulu rüyası olması kaçınılmazdır.
Anksiyete, panik, dürtüsellik, zararlı alışkanlıklar ya da yeme bozuklukları gibi acınız ne tür bir form alırsa alsın şefkat eğitiminin merkezindeki prensip, acıdan kaçınmanın daha acı verici olduğudur.