Dünyanın ortasına fırlatılmış Ferdinand’ın bir türlü sabitlenememesinin sürüklediği yolculuğun dile getirilişi.
İkilemli bir başlangıç oldu bu esere başlamak. Irkçı bir insan, insanların ölümüyle ilgili konularda yazacak… Dünya da en katlanamadığım mesele ırkçılıktır. Irkçı olan kişilere anlam veremem, onların dillerinden çıkanlara katılmamın imkânı olamaz, gibi gelir. Ama oldu işte! Celine daha kitabın başında savaş ile ilgili tespitleriyle beni bağladı. Gecenin içindeki o karanlığa çekiliverdim. Ölüm bu yolla olacak bir şey olamazdı. Ne saçmalıktı birtakım insanların birtakım insanları, sırf birtakım insanlar istediği için öldürmek. Savaşta olmaktansa hapiste olmayı dilemesi korkaklık olarak adlandırabilir. Cidden korkaklık mı? Kaç kere dünyaya fırlatılabilir ki? Bir kere vücut bulduğumuz dünya da sırf o toprak parçası içinde doğduk diye ne gibi bir bağımlılık içeriyor da onun için tek şansımızı gözden çıkarıyoruz. Bunları anlamlandırmaya çalışmak Bardamu’yu böyle düşlerle yolculuklara sürüklüyordu, bence…
Savaş olan kısımları hızlı ve hevesle okurken bir anda hayatta olurcasına duraklama geçirdim. Sanki sayfalar çevirmem film sahnesinde ağır çekime alınmıştı. Afrika’ya gidiyoruz. Burada da bir kötülük baş gösteriyor. Fakat Celine bir türlü kötülüğü gösteremiyor. Sadece etrafın ne kadar kötü olduğunu, insanların ne kadar berbat olduğundan bahsediyor ya da ben bunalmaktan böyle okuma yapıyorum. Savaşta kilit noktada karşısına çıkan Robinson yine beliriveriyor. Tam olarak ikisini bağdaştırıp duran neydi? Buna hiç anlam veremedim. Neden hep Robinson peşinden gitme halinde buluyordu kendini? Bardamu da buna bir ara yanıt arıyordu sanırım…
Afrika’dan Amerika’ya gidiverdik, ben ve Ferdinand. Fordizm tespiti baş gösterdi. Yazar gerçek hayatında da bu yolculuklardan geçmiş.