Thorne’un bakışları, Iko’dan Winter’a kaydı. “Levana’nın askerleri mi? Kurt mutantlardan mı söz ediyorsun? Deli misin sen?”
Winter kıkırdayarak, elini Thorne’un yanağına koydu.
“Öyleyim galiba. Bu kadar insan yanılıyor olamaz.”
Ay’a dair ne gibi hayallerim varsa (bu kitabı okuduktan sonra gerçi benimkiler baaya çocuksu kalıyor ama) bu seri yerle bir etti fakat iyi anlamda hem de baaya iyi anlamda. Sırf bir kabuk diye doğduğu andan itibaren ailesinden koparılmış, uzay boşluğunda pekte rahat olmayan kuleye kapatılıp sonsuz bir kuleye hapsedilmiş Rapunzel..
Tüm hayatı içinde yaşadığı kule, sonsuz yalnızlığından sıkıldığı için kendine bir yoldaş olması amacıyla tasarladığı küçüklüğünün sesi bir makine ve ellerini çenesine koyup dünyayı seyredebilmesine imkan sunan küçük bir pencere.
Hayatı da saçları gibi amansız bir şekilde uzayıp giderken birgün kendini hiç olmadık en büyük hayaline kaptırır. Cinder ve ekibine yardım etmek. Kendisini sadece bir kere görmüş Cinder’e kendince (ama epeyce büyük) yardımlar ederken, onun yardımcısı azılı bir kanun kaçağı Thorn adında bir subaya gönlünü de kaptırı verir. Türlü türlü hayaller kurar gerçek olacaklarına imkan vermese de. Ama bir gün Cinder ekranından bizim hayalperest Rapunzele ulaştığında gözlerinin önünde duran Thorn kızın tüm hayallerinden baskın çıkar ve oradan kaçabilmek için bütün şansını demeye karar verir. Cinder ve kahramanı onu kurtacak ve kalan tüm hayatını kahramanının kollarında huzurlu bir şekilde yaşayacaktır. Fakat dünya o kadar da toz pembe bir yer değildir ve Rapunzel bunu bizzat deneyimleyecektir.
Kahramanı geldiğinde işler yolunda gitmez ve hiçte hayal etmediği bir şekilde kahramanıyla kendini ıssız bir çölün ortasında bulur. İmparator Kaito Kraliçe Levana’nın tuzağına son sürrat ilerlerken, Cinder’n ekibi saçma bir şekilde dağılmışken ve bir de kahramanı kör olmuş, üstüne bir de hovarda çıkmışken bu uslanmaz romantiğimizi hiç de çetin olmayan bir yol beklemektedir.
Gerçek aşkı bir yana bırakalım hiç gerçek bir insan bile görmemiş bu