Bizim dillere destan bir düğüne çağıracak kimsemiz yok anne. Bizim kalabalık bir akşam yemeğine çağıracak kadar bile akrabamız yok. BİZİM HİÇ KİMSEMİZ YOK.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Marcel Proust 'un yazdığı Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabı olan Swann'ların Tarafı , ilk başta oldukça zorlayıcı bir okuma gibi görünmüştü. Proust’un uzun cümleleri, ayrıntılara verdiği büyük önem ve sürekli geçmişe dönüp duran anlatımı bazen okumamı yavaşlatan bir şey oldu. Ama sayfalar ilerledikçe kitabın aslında bir hikâyeden çok bir hafıza yolculuğu olduğunu fark ettim. Bu yüzden kitapla bakışım okudukça değişti.
Kitabın başında anlatıcı olarak karşımıza çıkan küçük çocuk, yani çoğu zaman Marcel olarak düşündüğümüz anlatıcı, bizi çocukluğunun gecelerine götürüyor. Yatağında annesinin iyi geceler öpücüğünü beklediği sahne, kitabın en etkileyici başlangıçlarından biri bence. Annesi o akşam misafirlerle meşgul olduğu için odasına hemen gelemiyor ve anlatıcının yaşadığı huzursuzluk büyüdükçe büyüyor. Küçük gibi görünen bu olay, bir çocuğun dünyasında devasa bir duyguya dönüşüyor. O sahnede annesine duyduğu özlem ve o kısa öpücüğün onun için ne kadar önemli olduğu bana çocukluk duygularının ne kadar yoğun yaşandığını hatırlattı. Sağlıklı bir birey olamayacağını ilk işareti olarak düşündüm bu olayı.
Anlatıcının çocukluk dünyası yalnızca bu geceyle sınırlı değil. Combray’de geçen günler, aile ziyaretleri, yürüyüş yolları ve kasabanın insanları yavaş yavaş bu hafızanın parçalarını oluşturuyor. Bazen sıradan görünen bu anılar, kitabın ilerleyen sayfalarında çok daha büyük anlamlar kazanıyor.
Bu hafızanın en unutulmaz anlarından biri ise meşhur madlen sahnesi. Anlatıcı çaya batırdığı küçük bir madlen kekiyle birlikte bir anda geçmişe, çocukluğuna geri dönüyor. O tat, bir anda Combray’deki bütün o eski günleri yeniden canlandırıyor. Bu sahne hafızanın bazen nasıl beklenmedik şekilde ortaya çıktığını düşündürdü. Bir tat ya da koku insanı yıllar öncesine götürebiliyor. Proust’un
"Hayatımın onca yılını hasrettiğim, uğruna ölmek istediğim, en büyük aşkımı yaşadığım kadın, aslında hoşuma gitmeyen, tipim bile olmayan bir kadınmış meğer!"