Günün henüz ağarmaya başladığı saatlerde çayır çimen kırağıya yenik düşerdi. Güne normalden biraz daha erken başlayan köylü kadınlar telaşla ahırlara giderken, içeriden sabırsız inek sesleri gelirdi. Belki yavrusuna kavuşma heyecanı, belki özgürlüğe kavuşma ümidiydi o sesleniş.
Kıyafetlerini dâhi bazen eşlerinin, bazen evi çekip çeviren kızlarının hazırladığı erkeklere abdest almak kalırdı bir tek. Evin küçük erkek çocuğu da uyanırdı heyecanla, geceden beri bilmem kaç kez bayram namazını canlandırmış kafasında. Ya herkes elleri bağlı dururken kendisi rükûya giderse korkusu. Sarıkamış'ın suyu da havası kadar soğuk ve serttir ama bir kendine getirir ki insanı sormayın. Abdest alanlar bir güzel atardı uykunun mahmurluğunu üzerinden. Baba yanına alır çocuğu camii yoluna düşerdi.
Mahalledeki hemen bütün evlerin yolu bir ana caddeye çıkar. Elinde ucuza alınmış sigarası ve aklar düşmüş saçlarıyla amcası çıkar çocuğun yoldan. Beraber yürürlerdi. Hatırlamazdı ne konuştuklarını ama konuşurlardı işte.
Biri yeni yapılmış ve uzun, diğeri 1950'li yıllarda yapılmış ve kısa, iki minareli, siyah, sürmeli bahçe kapılı Camiiye ilk adımlarını atarlarken duymaya başlarlardı imamın vaaz sesini. Geç gelenlerin saflarda yer bulması zordu. Sadece bayram ve kandil günlerinde dolardı zaten Camii. (Kandillerde şeker dağıtılır umuduyla gelirdi bir çok kişi Camiiye.) Vaazın konusu küslükler, akrabalık bağları, mü'min kardeşinin iyiliğini istemek olurdu genelde. Bizim oralarda âdettir, akrabaların çoğu küs veya kavgalı olur. Hacı İbrahim'in çocukları dağılmış bir kere. Sebepler fındık kabuğunu doldurmaz şeylerdi. Yine de kimse dinlemezdi İmam Efendiyi. Bayramlar bizim oralara çok az barış getirirdi. Çünkü gururları her şeyin önündeydi köylünün. Gururlu insanlardı, öyle derlerdi.
Namaz vakti