Hani çalışırsın ya bütün gün, bir ömür epeyce seneler sonra dersin hiçbir şey yapmayacağım parama bakıp, para hesabı yapmayıp, gezip, dolaşıp, okuyup keyfime bakacağım. Bir gün bu hayallerin gerçekleşmesi için çabalar dururuz ya hani. Ona hep bi ulaşma çabası, sonrası ise rahatlıkmis gibi. Kafada sorunlar da bitecekmiş gibi. Halbuki o zaman da taşıyoruz yine o kafayı.
Yorgun, sahteliklerden kaçmak isteyen, birikmiş ve yine beklentili.
Birçoğumuz hayata adımını atarken mirastan kalan varlıklarla geçinecek ve çalışmayacak kadar şanslı doğmuyoruz. Böyle olunca da işsizlikten cani sıkılan, kendine ve etrafındakilere saran, yalnızlaşan ve güveni kalmayan kimse çıkıyor karsimiza. Ayrık yaşantı, toplumdan uzaklaştırıyor da. Yuva dahi kurdurmuyor. Bırak faaliyete geçirmeyi düşüncesinden bile çekiniliyor. Böylelikle güvensizlik ve yalnızlık kuşatıyor bizi. Ben bu kitapta bunu gördüm. Yıllar sonra bile hedeflediğimiz rahatlığa kavuşsak da aynı duygulara sahip oluyoruz. Başta varlık içinde yüzünce de yine aynı model ruh hali kuşatıyor bizi. Etrafınıza bakın yaşlısı, emeklisi, atadan zengini aynı halde güvensiz ve yalnız.
Herkes gibi kendi alışkanlıklarını yapmak; bu işteki alışkanlıklar olsun, evdeki, sokaktaki, görüştüğün kişiler, aynı muhabbeti yapman senin rutinin oluyor. Bu kalıbın dışına çıkmadığında kendini güvende hissediyorsun. Rutin de bir süre sonra sıkıcılık yapıyor. Başka tip kişilerle görüşmek, iş, ortamını değiştirmek, farklı yerler gezmek... Yani farklılığı deneyimlemekten korkar olduk; çünkü ayıplanmaktan çekinen bir toplumuz. Alışkanlıklarımızı hayatımızda değiştirmediğimiz için mutsuzuz. Yemeğe tuz katmamış gibi tat alıyoruz.
Harekete geçip, değişimden korkmayıp çok da millet ne der lafını hayatımıza katmayip kendi mutluluğumuzu ve yaşamak istediğimiz