Nar deyince, bir de ben her defasında dilimizin bugünkü durumunu düşünürüm.Daha doğrusu,taşa çalınmış bir nara benzetirim dilimizi. Eşsiz parıltılar saçan bazı taneleri kaybolmuştur bu narın,bazı taneleri her nasılsa unutulmuş,bazıları günlük telaşın ayakları altında sessiz sedasız ezilmiş,bazıları da gaflet bayırından aşağıya doğru savrulmuş gitmiştir...
Nar, her defasında küçük bir sonsuzluk gibi görünür bana.Işıltılar saçan derin bir karanlık da diyebilirim hatta onun için,hayali bir dağınıklık,iştah açıcı yuvarlak bir sıcaklık ya da neşeli bir bereket de diyebilirim.Benim gözümde aklın bakışlarına esrarengiz kapılar açan,bir suretinde bir çokluktur aynı zamanda nar.Taze bir öğle vakti güz sonudur.Ya da,durduğu yerde yuvarlanan,yüzü ihtiyar güneşlerle kaplı ıssız bir doğudur.Ya da,kendi ağırlığına tutunmuş ağdalı bir çıtırtı topudur...
Bıkkın bir sesle Şükrü Erbaş’a; “Abi hayat bu kadar uzun olur mu, çok sıkıldım artık ben, bitse de çekip gitsek!” diyorum. Kimi zaman da, hayat dediğimiz şu hayat neredeyse bir nefes kadar kısa görünüyor gözüme...