Marx-Engels öncesi diyalektik materyalizm teşebbüslerinden ve ütopik sosyalizm akımlarından başlayıp, Marx ve Engels’in hayatları boyu Fransa, İngiltere, Almanya-Prusya’da vs. yaşananlar üzerinden nasıl bilimsel sosyalizme ulaştıklarını çok detaylı bir şekilde çözümleyen çalışma.
Marx ve Engels’in katı prensipler üzerinden değil, toplumların materyalist-tarihi ilerlemelerine diyalektik yaklaşım tutumlarıyla, her toplumun içinde bulunduğu koşulları bilimsel bir şekilde analiz edip yöntem ve çözüm geliştirdikleri kanıtlanmış.
1970 baskısını okudum. Hele o dönemin Türkiyesi için (sol literatür kıtlığı bakımından) çok daha değerli bir çalışma.
“Her şey gibi bilimi de tekelinde tutan iş veren sınıfı, işaretini verdi. Sanayinin ilerlemesine, artı değerin dolambaçlı yoldan arttırılmasına yarayacak *olumlu bilimler* dışındaki bütün tarihcil ve sosyal bilimleri tersine, gerisin geriye işlettirmeye başladı. İnsan gücünü topluma devrimci etki yaptığı sanısını kökünden kazıyacak şanlı şöhretli, bilgin sürüleri yetiştirmeyi ve onları altınla tartmayı bildi”
“Koleksiyonun belki de en önemli özelliği insanın düşünce biçimi ve kişiliğini olumsuz etkileyen bu sisteme bir gün âniden son verilerek sergilenmesi ya da saygınlık kazandıran bir şeye, kültürel, ticari bir şeye dönüştürülmesidir (nesne bir insanla baska bir insanı karşı karşıya getirebildiği zaman bir mesaj gibi algılanmaktadır). Bununla birlikte topluma sunulan bir koleksiyon ne kadar etkileyici olursa olsun onun bu dünyadan kopuk bir şey olduğunu gösteren açıklanması olanaksız bir unsura sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Koleksiyoncu, kurallarını kavrayamadığı için yabancılaştığı ve anlayamadığı toplumsal bir söyleve karşılık kurallarını kendisinin koyabildiği ve anlayabildiği bir söylev üretmeye çalışmaktadır, çünkü o hem bu söylevi oluşturan gösterenlerin sahibi, hem de onun nihai gösterilenidir. Bunun başarısız bir girişim olduğuna kuşku yok, zira toplumsal söylevin ötesine geçebileceğini sanarak aslında ne dediği tam olarak anlaşılmayan nesnel bir söylevde karşılaşılan anlam boşluklarını yalnızca kendinin anlayabildiği bir söylev düzeyinde sürdürmekten başka bir şey yapmamakta ve dolayısıyla kullandığı dilyetisi de herkes tarafından anlaşılamamaktadır. Nesneleri biraraya getirme yöntemiyle oluşturulmaya çalışılan bir koleksiyon her zaman için yalnızlığın damgasını taşır, zira yalnızlık demek iletişim kuramamak, iletişim kuramamaksa yalnızlık demektir. Oysa asıl sorun bu değil, nesnelerin, var olan dışında bir başka dilyetisi oluşturup oluşturamayacaklardır. Bir başka deyişle insan nesneler aracılığıyla kendinden başka birisine bir şeyler söyleyebilir mi?
Koleksiyoncuyu tüm umutlarını yitirmiş bir manyağa benzetebilmek olanaksızdır, çünkü yaptığı nesne koleksiyonu bir bakıma kendini çıldırtacak bir zihinsel gerileme evresine geri dönmesini engellemektedir. Bu