Dün okuduğum Macbeth üzerine düşünürken, eseri salt (Hırs) kavramı üzerinden konumlandırmanın yetersiz olduğunu ifade etmiştim. Macbeth te karşımıza çıkan şey, yönünü kendi başına tayin edebilen üretken bir hırs değil; aksine, dış yönlendirmelerle şekillenen ve özünde bir acziyet göstergesi olan bir arzu biçimidir. Zira hırs, potansiyeli açığa çıkarabilen bir iç kuvvete sahip olmalıdır. Macbeth in eylemleri ise bu potansiyeli gerçekleştirmekten ziyade, onu tüketen bir boşluğa sürüklemişti...
Bu noktadan Kış Masalı na geçtiğimizde, Shakespeare in insan doğasına dair çok daha karanlık bir duyguya, kıskançlığa odaklandığını görürüz. Leontes in kuruntuları öylesine yıkıcıdır ki, metaforik olarak koca bir dağ bile bu zihinsel çöküş karşısında bir toz bulutuna dönüşebilir. Şahsımda yankı uyandıran temel soru şudur (Zor olan her şey bu kadar kolay mı yıkılır? )Bu bağlamda güven, kıskançlığın doğal karşıtı olarak belirir. Shakespeare, güvenin inşasının ne kadar zahmetli; yıkımının ise ne kadar ani olduğunu dramatik bir berraklıkla gösterir.
Eserin günümüze uyarlanabilirliği de tam bu noktada trajik bir boyut kazanır. Shakespeare in yaşadığı dönemi düşündüğümüzde bile insan doğası değişmemiştir: İnsan, zor kazanılanı kolay yitiren bir varlık olmaya devam eder. Bu süreklilik, Kış Masalı nı tarihsel bir anlatıdan ziyade zamansız bir insanlık metnine dönüştürür.
İkinci bölümde Shakespeare in Zaman ı bir koro aracılığıyla karakterleştirmesi, oyunun felsefi omurgasını oluşturur. Zaman burada yalnızca anlatıyı ileri taşıyan bir araç değil; açıkça bir (Şifacı) rolü üstlenir. Eserin adında (Masal)geçmesine rağmen, bu yaklaşım son derece gerçekçidir. Çünkü kıskançlık, insanın yol açtığı bir yıkım olsa da, bu yıkımı yine insanın kendisi onaramaz. Onarım, ancak zamanın sağladığı