Vampirler, kan emici ruhlar; film, dizi ve kitap âleminin en ilgi çekici varlıklarıdır. İnsanın kan ile ilgili bir takıntısı var. Kanımızın akması, kanamak; tarih boyunca beynimize "Burada bir şeyler ters gidiyor!" uyarıları verdiği için korkutucu geliyor. Bunu kan içen başka varlıklarla bezeyince iş bilim kurgu ve fantastik bir hikâyeye dönüşmekte.
Bu kitapta da tam olarak bunun hikâyesi var. Ana karakterimiz, vampir salgınından sağ kurtulan tek kişidir. Kendine yaptığı korunaklı evinde sözde huzurlu yaşamaktadır fakat geceleri akılsız kan emiciler ortaya çıkmakta ve onu rahatsız etmektedir. Ana karakterimiz, bu şeylerin ne olduğunu çözmeye çalışarak ve bu pandemiyi tersine çevirmeye kendini adayarak bence hayatta kalma güdüsünü korumakta; çünkü kitap boyunca "Neden kendimi öldürmüyorum?" deyip duruyor. Benim yorumum; insanı yaşama en büyük tutunduran şeyin "merak" olduğu yönünde ki zaten neden vampir olduklarını belli oranda da çözüyor.
Durum bir bakteri kaynaklıdır; bu bakterinin toz fırtınaları, sinekler vesaire ile yayıldığını umuyor. Karısı da bu olaydan nasibini alıyor ve bir vampire dönüşüyor. Karısını yakmak yerine gömerek aslında bir hata yapıyor; çünkü artık "karısı" diye biri yok, kan içen bir yaratık var ortada. Günün sonunda karısını tekrar öldürmek zorunda kalıyor. Karakterin psikolojisi altüst durumda.
Ayrıca kitap klasik haçtan korkma, sarımsak vesaire gibi vampir uzaklaştıran argümanları da tiye alıyor: "Müslüman vampir neden haçtan korksun?", "Sarımsak böyle ilginç bir bakteriyi neden öldürsün?" gibi... Kitapta en üzücü yer; enfekte bir köpeği bulan ana karakterin onu kurtaramayıp ölmesiydi. Filmdeki Will Smith abinin köpeği ile yaşadığı o malum sahneyi hatırlattı, dertlendirdi beni.
Bu arada, filmle kitap aynı değiller; farklı hikâyeler. Bunun