En nihayetinde mutluluğun zihnimizi teşkil etme biçimi oldukça zayıf olmalı, zira yerini hemen ne kadar süreceğini düşünmeye ve bu konuda endişe etmeye bırakır.
Çekingenliğe daima duyarlılık ve güvensizlik eşlik eder; bu hayat biçimi de eski ve gereksiz, zararlı ve neredeyse kusur olarak görülmektedir; oysa, kendi sınırlarından hiçbir zaman şüphe duymamış, bunun üzerine hiç düşünmemiş bir özgüven ne çok risk ve şiddet barındırmaktadır.
Kırılganlıktan, duyarlılıktan, zayıflıktan, istikrarsızlıktan, incinebilirlikten ve sonluluktan, özlemle arzulanan ama asla varılmayan sonsuzluk kaygısından soyutlanmış insani bir durum nasıl olabilir ki?
O muazzam zaman-mekânsal enginliğiyle merkezsiz evrenin, başkasını değil de beni üretmiş olması ne tuhaf... Çağlar boyu ben diye bir şey yokken, belli bir zaman ve mekânda, belli fiziksel bir organizmanın oluşumuyla aniden ‘ben’ var oldu ve organizma hayatta kaldığı sürece de olacak... Nasıl olur da tek bir türün, tek bir üyesinin varlığının, böylesi çarpıcı bir sonucu olabilir?
Bütün zorluklar, büyük veya küçük, hayatın temel üç problemiyle ilgilidir: iş ve meslek, arkadaşlar ve sosyal ilişkiler, aşk ve evlilik. Yaşamak demek, bu sorunlara çözümler bulmak demektir.