"İnsanlara bakıyordum, bütün insanlığa bakıyordum ve görüyordum ki insanlar yaşıyorlardı ve hayatın anlamını bildiklerini iddia ediyorlardı. Kendime bakıyordum: Ben, hayatın anlamını anladığım sürece yaşıyordum. Öbür insanlara olduğu gibi bana da hayatın anlamını ve yaşama imkânını inanç vermişti. "
"Akla dayalı bilgiden çıkan sonuç şuydu: Hayat bir beladır ve insanlar bunu bilirler. Yaşamamak, insanların elindedir, ama onlar yine de yaşadılar ve yaşıyorlar. Ben kendim de hayatın anlamsız bir şey, bir bela olduğunu çok iyi bildiğim halde yaşadım. İnançtan çıkan sonuc suydu: Hayatın anlamını kavramak için, kendimi akıldan kurtarmalıyım, hani bu anlam olmadan var olmayan akıldan."
"Benim aklım, hayatın akılsızca bir sey olduğunu kabul etmişti. Eğer daha yüksek bir akıl yoksa -ki yoktur, varlığı hiçbir şeyle ispatlanamaz- o hâlde bence akıl, hayatın yaratıcısıdır. Akıl olmasa, benim için hayat da olmaz. Ama bu akıl eğer hayatın yaratıcısı ise, hayatı nasıl inkâr edebilir? Ya da tersine: Hayat olmasa, benim aklım da olmaz, yani akıl hayatın yaratığıdır. Hayat her seydir. Akıl hayatın meyvesidir ve bu akıl bu hayatı inkâr etmektedir. Hissediyorum ki, burada doğru olmayan bir şey var."
"İnsan, hayatın dert ve saçmalık olduğunu kavradığı halde, onu sürdürmeye son vermez, hem de bundan bir şey çıkmayacağını bile bile. Bu grubun insanları bilir ki, ölüm hayattan iyidir. Ama onlar yanılgıya bir an önce son verip, kendilerini öldürerek akıllıca davranma gücüne sahip olmadıkları için, sanki bir şeyler bekliyor gibi yaparlar. Bu, zayıflığın yoludur. Cünkü eğer ben daha iyi olanı biliyorsam ve buna gücüm yetiyorsa, neden daha iyi olanı yapmayayım? Ben, bu gruptaydım."