Okuduklarım yolumu aydınlatırken okumadıklarım heyecanımı perçinliyor; okuma iştahımı artırıyordu... Ve tam olarak kafayı yememe milyonlarca kitap kalmıştı.
Hadleyburg, sınanmamış dürüstlüğüyle övünen insanların yaşadığı sakin, sıradan, olabildiğince olaysız bir kasaba. Dürüstlükleriyle o kadar övünüyorlar ki ister istemez "bu kadar övünüyorlarsa kesin orada bir sıkıntı vardır" hissi geliyor. Zamanında kasabalarına gelen ve bir şekilde ayıp ettikleri yabancı (tahminen akrep burcu) tam burada devreye girip “Madem bu kadar güveniyorsunuz kendinize, alın size bir çuval altın” diyerek hem intikam alıyor hem de bütün kasabayı psikolojik survivor yarışmasına çeviriyor.
Kasabanın temel mottosu şu: “Biz dürüstüz.” Ama bu dürüstlük öyle içten gelen bir erdem değil; daha çok vitrinde duran, tozu alınmış bir aile gümüşlüğü gibi. Kimse gerçekten sınanmamış. Yani ortada ahlak mı var, yoksa sadece fırsatsızlık mı var, belli değil. Twain’in bütün mizahı da buradan doğuyor zaten: İnsanlar kendilerini erdemli sanıyor çünkü henüz başlarına düzgün bir bela gelmemiş.
Kasabaya gizemli bir yabancının gönderdiği altın torbası adeta toplu karakter testi oluyor. Ve ne ilginçtir ki, kasabanın en “saygın” insanları “Aslında o ödül bana ait olabilir” diye düşünmeye başlıyor. Dürüstlük bir anda esnemeye başlıyor; önce küçük bir mantık oyunu, sonra ufak bir yalan, ardından “Zaten teknik olarak hırsızlık sayılmaz” seviyesine geliyorlar.
Twain burada insan doğasını öyle acımasız ama komik bir şekilde anlatıyor ki okurken hem gülüyor hem de “Biz olsak ne yapardık acaba?” diye kendinize soruyorsunuz. Çünkü karakterlerin çoğu kötü insanlar değil. Yazarın başarısı da burada: Karakterler karikatür gibi görünse de fazla gerçekler.Özellikle kasabanın topluca rezil oluş süreci inanılmaz keyifli. Herkes birbirinin dürüstlüğüne güveniyor ama aynı zamanda gizlice birbirinden şüphe ediyor.
Kitabın dili de oldukça iğneli. İnsanları doğrudan