Şu ‘’birini çok sevme’’ olayı. Benim de başıma geldi. Kötü bir deneyim. Çünkü bana bir yalanı yaşamayı öğretti. İçimden gelmezken gülmeyi, çalışmaya inanmazken çalışmayı, yaşamak için bir neden yokken yaşamayı öğretti. Onu unuttuğumda bile inanmadığım şeyleri yapma alışkanlığını, aldatmacasını sürdürürdüm. Ona rastladığımda hayatı yakaladığımı, ısırabileceğim bir şeyi elimde tuttuğumu sandım. Oysa hayatı bütünüyle elimden kaçırdım. Bağlanabileceğim bir şeye uzandım, ve hiç bir şey bulamadım. Yakalama çabasıyla, bağlanma çabasıyla ona uzandım ve sap gibi ortada kaldığım sırada aramadığım bir şeyi buldum ama.
Kendimi.
Kadın bedenini bu kadar kıymetli kılan, onun yaşadığı âna hiçbir zaman bütünüyle ait olamamasından mı kaynaklanıyor?
Eğer öyleyse, hiçbir erkek hiçbir kadına, bütün varlığını o kadına bağışlasa da, tümüyle sahip olamayacak, onu gelecekle, geleceğe ait endişelerle paylaşmak zorunda kalacak, onun sırlarına ulaşamayacak, onun bütün düşüncelerini bilemeyecek, duygularını tam olarak öğrenemeyecek.
Sadece sarılacak ona.
Sevişecek.
Zamanın karmaşasını ruhunda ve bedeninde taşıyan kadının yanında o ânın derinlikten yoksun sığlığını temsil edecek.
Ve çakıltaşlarını verecek.