Nuran ÇOLAK

Nuran ÇOLAK
Puan vermedi·432 syf.··
2026 13. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2026 23:25
Selam arkadaşlar, bugün Ana hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Dikkat, spoiler içerir! Kitap; yaşamayı ölmeyecek kadar yemek yiyip, yine ölmeyecek kadar uyuyarak hayatını idame ettirmek sanan fabrika işçilerinin dünyası üzerine inşa edilmiş. Fakat bu dünyanın gerçek olmadığını, yaşamak denen şeyin ciddi bir hadise olduğunu ve ne yazık ki bu ciddi hadisenin yaşanılan düzende vuku bulmadığını başta Pavel olmak üzere birtakım gençler fark eder. Bu zalim düzende biraz olsun insan gibi yaşayabilmek için her şeylerini ortaya koyarlar. Kitabın çarpıcı noktası gençlerin bu düzene başkaldırması değil; Pavel’in anasının bu başkaldırının içinde kendi hayatını gözden geçirerek aslında yaşadığı bir ömrün "yaşamak" olmadığını anlaması ve bu başkaldırının odak noktalarından biri olmasıdır. Pavel, anası ve arkadaşları dünyada iki çeşit insan olduğunu düşünür: Zenginler ve sömürdükleri yoksullar. Bu dengesizlik yok olup tarihe karışmalı, mutlak bir eşitlik var olmalıdır; işte o zaman yaşam yaşanabilir bir vaziyete dönüşecektir. Bu sebeple çeşitli çalışmalar yaparlar, yargılanırlar ancak yargılanma —hele ki haksız yere yargılanma— onlar için utanç uyandıran ya da umutlarına ket vuran bir durum değildir; aksine onları şevklendiren, cesaretlerini perçinleyen bir şeydir. Kitabın sonunda Ana, tutuklanacağını bile bile görevini yerine getirir. Bunu korka korka yapar ancak farkına varır ki; asıl cesaret hiç korkmamak değil, korka korka yapabilmektir. Bu nedenle Ana, belki onu yakalayan askerlerin elinde tutsaktır ancak ruhu bir kuş kadar özgürdür. Çünkü ilk defa uğruna belki de ölünebilecek bir şey için var olduğunu hissetmiştir. Ana, akıcı kurgusunun ardında derin bir vicdani sorgulama barındırıyor. Kitabı kapatıp kendi dünyama döndüğümde şu soru zihnimde asılı kaldı: "Ben de
1000Kitap
AnaMaksim Gorki · Can Yayınları · 202534,4bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·160 syf.··
2026 4. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2026 18:51
Selam arkadaşlar, bugün Albert Camus’nun Sisifos Söylemi adlı eseri hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum. (Metin spoiler içermektedir.) Sisifos Söylemi’ni okurken beni oldukça zorlayan bir eser oldu. Hatta bazı bölümleri anlayabilmek için iki kez okumak zorunda kaldım. Kitap, dünyada mutlak bir anlam arayışının beyhude olduğundan; yapılan bir davranışın evrenden zorunlu olarak bir karşılık bulmasının beklenmemesi gerektiğinden söz eder. Dünya çoğu zaman anlamsızdır ve Camus’ya göre asıl mesele bu anlamsızlığı inkâr etmek değil, onu kabul ederek yaşamaktır. Eserin ele aldığı temel sorunlardan biri intihar meselesidir. Anlamdan yoksun bir dünyada yaşamanın ne gibi bir değeri olabilir? Camus bu soruyu doğrudan ortaya koyar ve net bir cevap verir: Dünyanın anlamsızlığını fark edip buna rağmen yaşamayı seçen insanı “uyumsuz” olarak tanımlar. Uyumsuz insan, anlam arayışının cevapsız kalacağını bilir ama bu bilince rağmen yaşamaktan vazgeçmez. Camus’ya göre uyumsuzun yaşatılması gerekir; dünya ancak bu noktada yaşanmaya değer hâle gelir. Kitabın son bölümünde, esere adını veren Sisifos miti üzerinden bu düşünce somutlaştırılır. Sisifos, tanrıların gazabına uğramış ve yeraltı dünyasında bir kayayı sürekli bir tepeye çıkarmakla cezalandırılmıştır. Ancak kaya her defasında aşağı yuvarlanır. Sisifos, bu durumun değişmeyeceğinin farkındadır; yani kaderinin bilincindedir. İşte bu bilinç, Sisifos’un trajedisini aynı zamanda bir başkaldırıya dönüştürür. Camus’ya göre Sisifos, bilinci sayesinde kaderine boyun eğmez ve bu noktada uyumsuz insanın sembolü hâline gelir. Genel olarak kitap bana ağır gelen bir eserdi. Bunun nedeni çeviri dili olabilir ya da felsefi metinlere yeterince alışık olmamamdan kaynaklanıyor olabilir. Yine de dünyaya farklı bir perspektiften bakabilmek ve
1000Kitap
Sisifos SöyleniAlbert Camus · Can Yayınları · 202311,3bin okunma
Puan vermedi·144 syf.··
2025 41. kitabı
·
20 saatte okudu
·
Okunma: 13 Aralık 2025 16:39
Spoiler içerir! Kitabı elime alırken beklediğim senaryo bambaşkaydı. Daha sert, daha kaotik, daha karanlık bir öykü beklemiştim. Ancak kitabı okudukça, kitapta asıl karanlığın insanın zaman zaman deneyimlediği umutsuzluk, tükenmişlik ya da kendini bulamama hâlinin bir yaşam biçimi hâline gelmesi olduğunu fark ettim. Umut etmenin, yaşama sevincinin, yaşamda anlam bulma arayışının ötekileştirildiği; ölümü beklemenin ve hatta ölüme koşmanın normalleştiği bir kurgu ile karşılaşıyoruz. Yazar bu kurguda yaşama tutunmayı değil, ölüme koşmayı normalleştirir. Umut etmeyi, kendini aramayı ve yaşamda bir anlam bulmayı aykırı bir durum hâline getirir. Romanın dünyasında ölüm ve ölümü hatırlatan şeyler dışında hiçbir şey anlamlı gelmez; hatta bu değerler zamanla hatırlanmaz bile. İşte tam bu sırada kahramanımız Alan ortaya çıkar. Belki de yıllarca ona empoze edilen bu bakış açısına bir başkaldırı niteliği taşıyan tavrıyla, hayatta her şeyden keyif alır ve olayların olumlu yanlarına odaklanır. Bu sebeple ailesi ve çevresi Alan’ı normal olmayan, hastalıklı ve utanılacak biri olarak görür. Bu tavrını değiştirmesi konusunda onu sıklıkla uyarmalarına rağmen Alan, hayatı kendine anlamlı gelen hâliyle yaşamaya devam eder. Sırf bu sebeple bir kampa dahi gönderilir; ancak kendi olmaktan vazgeçmez. Ölüme kesin bilet satılan bir evin içinde var olmaya çalışır. Yavaş yavaş çevresine de sirayet eder bu hâli; karamsarlıkla çevrili dünyalarda çatlaklar oluşur, içeriye ışık sızmaya başlar. Biz okurlar kitabın sonunda mutlu olmayı başarmış bir aile beklerken, yazar hiç de böyle bir son hazırlamamıştır. Alan’ın ölümü, yaşama sevinciyle var olmasına izin vermeyen bu düzenin trajik bir sonucudur. Bu nedenle Alan’ın ölümünü yalnızca bireysel bir intihar olarak değerlendirmek eksik kalır. Yazar, umut
1000Kitap
İntihar DükkânıJean Teule · Sel Yayıncılık · 202417,7bin okunma
Puan vermedi·210 syf.··
2025 17. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2025 14:14
Spoiler içerir! Yaşamak”, beni en çok etkileyen kitaplardan biridir. Duygu yoğunluğunu o kadar derin hissettim ki, bazen kitabı bir köşeye bırakıp sadece duvarı izleyerek düşünmek istedim. Bir merdivenin en yüksek basamağında olduğunuzu düşünün… Farkında olmadan o merdivenden en dibe düştüğünüzü… Gözünüzü açtığınızda elinizde sadece koca bir hiç kaldığını... İşte Yu Hua, buna yaşamak demiş. Kahramanımız Fugui, çok zengin bir ailenin tek çocuğudur. Bu yüzden el üstünde tutulur; öyle ki okula bile onu sırtında taşıyan bir yardımcıyla gider. Zamanla büyür ve kendisi gibi zengin bir kız olan Jiazhen’le evlenir. Bu evlilikten bir kızları ve bir oğulları olur. Karısı oğluna hamileyken, asıl hikâye başlar. Fugui savurgan ve ne yaptığını bilmeyen bir adamdır. Tek amacı, atalarını onurlandırmaktır. Bu uğurda kumar masasında ailesinin tüm servetini kaybeder. Üstelik bu yük babasına ağır gelir ve sonunda babası hayata gözlerini yumar. Kitap, hayatın adil olmadığını, olmayacağını; fazla malın ya da ihtiyaçtan fazlasının başa bela getireceğini anlatır. Kahramanımızın başına türlü felaket gelir. Fugui yaşlanır; ama yalnızca bedenen değil, ruhen de... Olgunlaşır ve hayattan ummayı öğrenir. Fugui, hayat ona umduğunu vermese de yaşamaya devam etmek ister… ta ki hayattaki tüm sevdiklerini birer birer kaybedene kadar. En sonunda fark ederiz ki yaşam, güzel anlardan ibarettir. Şatafat ve zenginlik ise hayat boyayan ucuz renklerden başka bir şey değildir. Bugün bulunduğum yerden, Fugui’nin hikâyesini bitirdikten sonra ona şöyle demek isterdim: Fugui, yaptığın tüm hatalara, çektiğin tüm acılara rağmen yine de çok kıymetli bir hayatın olmuş. İnanılmaz öğretiler, ancak inanılmaz acılarla gelir. Ve onlar yerleşir, şekillenir hayatlarımızda.
Duygu ve Düşünce
YaşamakYu Hua · Jaguar Kitap · 202670,7bin okunma
9/10
·192 syf.··
2025 16. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2025 19:10
Spoiler içerir!! Zeytindağı, Osmanlı Devleti'nin, devleti ayakta tutmak uğruna kendi evlatlarını fütursuzca oradan oraya sürüklemesini anlatır. Ancak burada Falih Rıfkı, devletin izlediği politikayı suçlamaz. O, sadece vatan evlatlarının çektiği çileyi, Cemal Paşa’nın yaveri olarak gittiği ve gördüğü yerlerdeki gözlemleriyle aktarır. Bu gözlemler, sadece savaşın fiziki boyutunu değil, bir milletin ruhundaki sarsıntıyı da ortaya koyar. Gidenin dönmediği, dönenin tanınmadığı bir dönemdir bu dönem. Bunu kitaptan aldığım şu alıntı çok iyi özetliyor: > "İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene: – Benim Ahmet’i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmet’i? Yüz bin Ahmet’in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor: – Bu tarafa gitmişti, diyor. O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı? Ahmet’ini buz mu, kum mu, su mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet’ini görsen, ona da soracaksın: – Ahmet’imi gördün mü? Hayır… Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü." Bu çarpıcı anlatım, savaşın ne denli insan öğüten bir felakete dönüştüğünü gözler önüne serer. Suriye, Hicaz, Yemen, Filistin, Kudüs... Bu cephelerde yaşanan –eğer buna yaşamak denirse– günler, bir damla suya duyulan özlemle geçmiştir. Ahmet’leri, Mehmet’leri arada yoklayan bu savaş, sonunda umutları çölün tozuna karıştırmıştır. Ancak bu savaş sadece fiziksel yıkım getirmemiş, aynı zamanda geride derin izler de bırakmıştır. Falih Rıfkı’yı en çok etkileyen durumlardan biri de şudur: Çölde şehit olan askerlerin bir mezarı bile olmaz. Çöl nankördür; bir yelle bastığın iz kaybolur gider. Yazar, sadece cepheyi değil,
Duygu ve Düşünce
ZeytindağıFalih Rıfkı Atay · Pozitif Yayınları · 201114,8bin okunma