Spoiler içerir!!
Zeytindağı, Osmanlı Devleti'nin, devleti ayakta tutmak uğruna kendi evlatlarını fütursuzca oradan oraya sürüklemesini anlatır. Ancak burada Falih Rıfkı, devletin izlediği politikayı suçlamaz. O, sadece vatan evlatlarının çektiği çileyi, Cemal Paşa’nın yaveri olarak gittiği ve gördüğü yerlerdeki gözlemleriyle aktarır.
Bu gözlemler, sadece savaşın fiziki boyutunu değil, bir milletin ruhundaki sarsıntıyı da ortaya koyar. Gidenin dönmediği, dönenin tanınmadığı bir dönemdir bu dönem.
Bunu kitaptan aldığım şu alıntı çok iyi özetliyor:
> "İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
– Benim Ahmet’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmet’i? Yüz bin Ahmet’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
– Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı?
Ahmet’ini buz mu, kum mu, su mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi?
Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet’ini görsen, ona da soracaksın:
– Ahmet’imi gördün mü?
Hayır… Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü."
Bu çarpıcı anlatım, savaşın ne denli insan öğüten bir felakete dönüştüğünü gözler önüne serer.
Suriye, Hicaz, Yemen, Filistin, Kudüs... Bu cephelerde yaşanan –eğer buna yaşamak denirse– günler, bir damla suya duyulan özlemle geçmiştir. Ahmet’leri, Mehmet’leri arada yoklayan bu savaş, sonunda umutları çölün tozuna karıştırmıştır.
Ancak bu savaş sadece fiziksel yıkım getirmemiş, aynı zamanda geride derin izler de bırakmıştır.
Falih Rıfkı’yı en çok etkileyen durumlardan biri de şudur: Çölde şehit olan askerlerin bir mezarı bile olmaz. Çöl nankördür; bir yelle bastığın iz kaybolur gider.
Yazar, sadece cepheyi değil,