Nerdeyse okuduğum her kitapta, bir hatıram var. Sırça Köşk de bunlardan biri.
Ben yıllar önce taşrada, acemice bir dergi yayımlamaya başladım. Bu amatör ruhla yapılan dergi o kadar çok sevildi ki, Dünya'nın yirmi ülkesine gönderilir oldu. Normalde yerel dergilerin üç, beş sayılık ömrü olur, maddiyattan dolayı çoğu devam ettirilemez. Benim dergim tuhaf bir şekilde sevildi. Taşrada dergiye kim reklam verecek! Bunun hatalarını kim gözden geçirecek, kim tasarımını yapacak? Bendeki de cahil cesareti. Tasarımları acemice, fotoğrafları düzgün çekemiyorum, yazım hatalarına bakacak kimse yok. Git gide dergi dikkatleri üzerine çeker oldu. Okurlar benimle tanışabilmek için ilçeye geliyor bir bakıyorlar ki burası bir ofis değil, masası sandalyesi kırık döküntü bir dükkan. Hayal kırıklığına uğrayıp geri dönüyorlar. Gelmeden önce akıllarında yan yana on masa, hepsinde iyi giyimli hanımlar çalıştığını falan düşündüklerini söylüyorlar. Baktım olmayacak gırtlağıma kadar borçlanıp dergiye bir ofis yaptım. İki katlı dubleks yol kenarı bir yer ama koca ofiste benden başka çalışan yok. :) Kapıdan içeri doğru kırmızı bir halı da serdim ki insanlar hayal kırıklığına uğramasın. Bu sefer de kapının önünde ayakkabılarını çıkarıp girenler olmaya başladı. Derginin reklam verenleri çoğaldı ama dergiye anca yetiyor kazandığım para. Ofisin borcunu ödeyecek param yok.
Taşranın yerlilerinden biri vaziyeti görünce durumu şöyle yorumladı sosyal medya hesaplarında: "Gelip ilçemize Sabahattin Ali'nin kitabındaki gibi sırça köşk yaptı. Geleni soyuyor gideni soyuyor. Kendisi bey gibi yaşıyor. Gidip sırça köşkünü başına yıkalım"
Allah Allah, bu adam neden bahsediyor? Beni neye benzetiyor derken kitabı alıp okudum. Çok beğendim, aynı ben. :)
Anladım ki, esnaflardan ücretli reklam toplayışımı