Ben gökten uzakta, yurdundan kovulmuş bir sürgün gibiyim; yerden uzakta, bir ucube gibi. Kalbim artık çarpmıyor, sadece kendimle ve kendim için yaşıyorum. Ruhumla hissediyor, alnımla nefes alıyor, düşüncemle görüyor, sabırsızlık ve arzulardan ölüyorum. Bu dünyada hiç kimse benim dileklerimi yerine getiremez, sabırsızlığımı yatıştıramaz, ve ben ağlamayı da unuttum. Yapayalnızım. Kaderime boyun eğiyor ve bekliyorum.
Donduruyor ve yakıyor, kıskanç bir hakikat gibi kendisini bir gösterip bir geri çekiyor, beni hem çekiyor hem itiyor, bana bir hayat bir ölüm veriyor, onu hem seviyorum hem nefret ediyorum. Artık böyle yaşayamam, ya tamamen cennette ya tamamen cehennemde olmalıyım.
Neden kavgaya koştururuz? Neden bela ararız? Neden doğamızın zayıflığını unutup büyük düşmanlıklara atılır ve kendi kırılganlığımızı unutarak başka şeyleri parçalara ayırmak için gücümüzü sonuna kadar tüketiriz?
Gelgelelim insan doğası öyle küstahtır ki, kişiye ne kadarı verilirse verilsin, daha fazlasını alabilmesi olanaklıysa yine de haksızlığa uğradığını düşünür.