Şimdi, geriye bakıp o günleri düşündüğümde, açıkça görüyorum ki, benim inancım, -yani hayvani güdüler yanında hayatımı harekete geçiren şey- o zamanki tek gerçek inancım, kusursuzlaşmaya olan inançtı; ancak bunu ifade edemiyordum. Fakat kusurlaşmaya çalışıyordum. Yani, elimden geldiğince çaba sarf ediyor ve karşıma çıkan her şeyi öğreniyordum. İrademi kusursuzlaştırmaya çalıştım. Kendime hayat prensipleri saptadım; onlara uymaya çalıştım. Çeşit çeşit tahminlerle gücümü ve becerimi artırarak; her türlü esarete katlanma yeteneğimi eğiterek, kendimi bedenen geliştirmeye çalıştım. Ve bütün bunları kusursuzlaşma olarak kabul ediyordum. Doğal olarak, bunun temelini ahlakî kusursuzlaşma oluşturuyordu; fakat onun yerini, hemen, genel anlamda kusursuzlaşma, yani kendim ya da Tanrı nazarında değil, başka insanlar karşısında daha iyi olma arzusu aldı. Ve hemen ardından da bu gayretimin, yani başka insanlar karşısında daha iyi olma çabasının yerini, diğer insanlardan daha meşhur, daha değerli ve daha zengin olma arzusu aldı.
Tanrı'nın istediği iyilik mi yoksa iyiliği seçebilme şansına sahip olabilmek mi? Kötülüğü seçen biri gerçekte iyiliğe zorlanan birinden daha mı geçerli Tanrı'nın gözünde?