Çok uzak zamanlardan geliyoruz, insan olmanın ancak bir taş yontmak kadar önemli olduğu zamanlardan. İlk el emeği ürünün ortaya çıkışı yalnızca beş yüz bin yıllık olaydır. İnsanın ortaya çıkışıyla ilk el emeği ürünün ortaya çıkışı arasında yalnızca yüz bin yıl bulunduğunu düşünürsek insan olma serüveninin nasıl uzun ve nasıl çetin bir çabaya karşılık olduğunu anlarız. O ilk insandan, henüz tüm doğallığıyla evrende yeni bir yer tutmaya çalışan insandan, evreni bir bütün olarak kavrayabilen, bir bütünde parçaları görebilen, bir parçadan giderek bir bütün tasarlayabilen az çok gelişmiş insana ulaşmak nasıl git git bitmez bir serüven oldu bizim için. Biz şimdi geleceğin büyük insanına, tam olgun, tam adaletli insanına göre biraz sallantılı bir yer tutuyor olsak da, geçmişin onca çabasını gözönüne alınca nasıl güçlü bir yerde olduğumuzu görüyoruz. Bu güçlülüğü yaratan, o koskoca insanlık kalıtı üzerine kurduğumuz, kurmaya çalıştığımız çabalardır elbette.En güzel şeylere hem bu kadar yakın hem bu kadar uzak olduğumuz bu yerde ya da bu bir bakıma orta yerde, dünü bir takım perdeleri aralayarak da olsa görebilmenin kolaylığı, yarını görememenin, göremeyecek olmanın sıkıntısını biraz olsun dindiriyor. Yüzbinlerce yıllık gelişimler bir yana, şu birkaç yüzyıllık gelişim bile bizim için çok büyük bir ilerlemenin anlatımıdır. İnsanoğlunun koskoca bir akış içinde geliştiğini bilebilmesi için ya da gelişim diye bir şey olduğunu sezebilmesi için XVII. yüzyıla kadar beklemiş olması ne garip. Oysa bu gelişimi hiç değilse bir duygu olarak yaşamamız bizim için çok önemliydi. Bu gelişimi duymadığımız zaman, bu gelişimí doğru dürüst görmediğimiz zaman dünümüz bir yük, yarınımız korkulu bir düş, toplumsallığımız bir kalabalıkta kalmışlık olacaktı. La Bruyère her şeyin söylenilip bittiğine,