İnsanların, her birinin önündeki hedefe -yani, ün ve zenginliğe- onları götüren şeylerde değişik biçimlerde yol aldıkları görülür: biri ihtiyatla, öbürü gözü kara; biri şiddetle, öbürü kurnazca; biri sabırla, öbürü tersiyle; ve her biri bu değişik yollardan hedefe ulaşabilir. Ama iki ihtiyatlı kişiden birinin amacına ulaşıp ötekinin ulaşamadığı da görülür; benzeri biçimde, iki kişi farklı yollardan -biri ihtiyatlıdır, öbürü gözü kara- eşit derecede başarılı olabilir: Bu, zamanın niteliğinin onların yol alma tarzlarıyla uyuşmasından ya da uyuşmamasından kaynaklanır yalnızca. Bundan, belirttiğim sonuç çıkar: Farklı davranan iki kişi aynı sonuca ulaşabilir; aynı biçimde davranan iki kişiden biri amacına ulaşırken, öteki ulaşamayabilir.
Deli Derviş bir yandan yıldız sayıyor, bir yandan da düşünüyordu. Suyun şırıltısı karamuk kokusuna karışmıştı. Etraftan çıt çıkmıyordu. Sade arada bir İshak kuşunun feryadı işitiliyor.
"Kuş, kuş iken kendisine bir yuva, bir hayat kurmuş. Ya biz necisiyiz?" diye düşündü.
Terk-i dünya diye çıkmıştı yola.
Mümkün müydü?
Mümkün olanın eni-boyu ne kadardı?
Kitaplarda yazıyor; lâkin hayat kitaplarda yazana pek benzemiyor.
Terk-i dünya demişti. Evet. Ama hangi dünya.
Hani ev-bark, çoluk-çocuk, mal-mülk.
Nasıl bir dünyaya sahip olmuştu da, onu terk ediyordu? İşte, burası meçhul.
.
.
.
.
Rüzgârın önünde bir yaprak olayım demişti.
Güzel bir benzetme, lâkin kolay değil.