Albert Camus ’nün Yabancı adlı romanı, Meursault’nun annesinin ölümüyle açılır. Daha ilk cümlede anlatıcının dünyaya bakışı netleşir: ölüm, açıklanması gereken büyük bir trajedi değil, zaman çizelgesinde belirsiz bir noktadır. Meursault, annesinin cenazesine katılır ama bu katılım, toplumsal beklentilerin gerektirdiği yas biçimlerini içermez. Yorgunluk, sıcak, güneş ve fiziksel rahatsızlık; duyguların önüne geçer.
Cenazeden kısa bir süre sonra Marie ile kurduğu ilişki de benzer bir düzlemde ilerler. Birlikte vakit geçirirler, gülerler, sevişirler ancak Meursault için tüm bunlar hiçbir “anlam” üretmez. Marie’ye karşı dürüsttür. Onu sevip sevmediğini bilmez, evlilik fikrini de ne yüceltir ne reddeder. Onun için bu kararlar derin anlamlardan değil anlık durumlardan doğar.
Komşularıyla olan ilişkisinde özellikle Raymond ile kurduğu bağda görüyoruz ki Meursault, olaylara ahlaki açıdan bakmak yerine akışa çok rahat kapılıyor. Bu akış, sahilde işlenen cinayetle geri dönülmez biçimde kırılıyor. Cinayet planlı bir kötülüğün değil sıcak, ışık, terleme ve anlık bir baskının sonucudur.
Kitabın ikinci bölümünde Meursault artık hapistedir. Ancak burada bir dönüşüm yaşanmıyor. Hapishane onun için yeni bir yerden ibarettir. Zamanla alışır, hatta bu alışma hali ona evde olduğundan pek de farklı hissettirmiyor. Asıl yargılaması yaptığı cinayetten çok, annesinin cenazesinde nasıl davrandığı üzerinden yapılır. Peki gerçekten öldürdüğü için mi yargıladı yoksa bizim gibi hissetmediği için mi?
Meursault’nun en rahatsız edici yanı suç işlemiş olması değil beklenen duyguları sergilememesidir. Annesinin ölümüne ağlamaz, vicdan muhasebesi yapmaz, pişmanlığını dramatize etmez. Bu durum kitap boyunca defalarca “anormal” olarak işaretlenir.
Oysa Albert Camus’nün kurduğu yapı şunu sorar:
Bir insan
Hep en kötü olasılığın gerçekleştiğini tasarlıyordum: Temyiz talebim reddediliyordu. "Eh, ne yapalım, o halde öleceğim." Başkalarından daha erken ölecektim, orası aşikârdı. Ama herkesin bildiği gibi, hayat yaşamaya değmez. Aslında, doğal olarak başka kadınlar ve başka erkekler yaşamaya devam edeceklerine, üstelik bu binlerce yıl böyle sürüp gideceğine göre, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş; bir önemi olmadığını biliyordum. Uzun lafın kısası; bu gün gibi ortada. Ha bugün olmuş ha yirmi yıl sonra, neticede öle yine ben olacaktım. Bu noktada, akı yürütmemde beni biraz huzursuz eden yirmi yıl daha yaşamak fikrinin kalbimi dehşetli bir hop ettirmesiydi. Ama bu hissi bastırmak için tek yapabildiğim, yirmi yıl sonra yine o gün gelip çattığında, düşüncelerimin ne olacağını hayal etmekti. Nihayetinde madem ölüyoruz, nasıl ve ne zaman olduğunun ne önemi var, orası aşikâr. Öyleyse (ki ne ifade ettiğini gözden kaçırmamaktı), öyleyse, temyiz talebimin reddedilmesini kabul etmem gerekiyordu.
İnsan bilmediği konularda hep abartılı fikirlere sahip olur. Oysa tersine, her şeyin basit olduğunu kabul etmek zorundayım: Giyotin, ona doğru yürüyen insanla aynı seviyede. Bir tanıdığın yanına gidermiş gibi gidiyor insan yanına. Bu da sinir bozucu. Platforma çıkış, göğe yükseliş, hayal gücü ikisini ilişkilendirip buna tutunabilirdi. Oysa giyotin bu hayali de her şeyi olduğu gibi ezip geçiyordu: İnsan gizli saklı, biraz utanç ve çokça da isabetle öldürülüyordu.