Yüzlerce yıl boyunca Hristiyan kilisesi, insanın doğumuyla günahkâr bir varlık olarak hayat bulduğunu söylemiştir. Tanrının emirlerine karşı gelip bilgelik ağacının meyvesini yiyerek insanoğlu kendini lekelemiş, kaderini sonsuza dek değiştirmiştir. Peki, bu görüşten hareketle insan gerçekten “lekeli”, kusurlu bir varlık mıdır? Herkesin içinde iyilik olduğu kadar, kötülük de var mıdır? Bu iyilik ve kötülük doğuştan mı gelir, yoksa sonradan mı kazanılır? En temiz, en saf saydığımız varlıklar olan çocukların doğasında bile, kötülükten veya vahşilikten kan dökme arzusu gibi dürtülerden bahsedilebilir mi? 1954 yılında, İngiliz yazar William Golding tarafından yazılan Sineklerin Tanrısı, tam da bu soruları sordurur okuyucuya.
Kitabın ana temasını oluşturan “ilkel” ve “uygar” kavramları arasındaki çatışma, aslında küçük-büyük bütün insanların doğuştan itibaren içinde bulundukları çatışmayı gösteriyor. İnsanlarda (ister büyük ister küçük olsun) hem iyi hem kötü içgüdüler bulunur. Bu içgüdülerden hangisinin baskın geleceği ise, gelişim dönemlerindeki sosyal referansına bağlıdır. Çocuk ve ergenler neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemezler. Anne-baba, eğitim kurumları veya model olabilecek diğer kişi ve kurumlar çocuğu olumlu yönde etkilemeye, iyi olan içgüdülerini geliştirip, kötü olan içgüdülerini engellemeye çalışırlar. Sineklerin Tanrısı’nda çocuklar kötü duygularından tamamen arındırılmamış ancak bazı yasaklarla sınırlandırılmışlardır. Ve yasakların, büyüklerin olmadığı ortamda da kötüye yönelen duygular, uygarlığın koyduğu sınırlara aldırmadan vahşice ortaya çıkmıştır.
Sineklerin Tanrısı, öyküye konu olan çocukların ilk öldürdükleri domuzun başını mızrağa geçirerek yaptıkları ve adanın sineklerince rahat bırakılmayan bir totemdir. Bu kitabın kahramanlarından olan