Bugün herkes “doğruyu” savunduğunu söylüyor ama; farklı bir ses çıkınca,farklı bir fikir gelince Mani’nin yaşadığı şey oluyor:
Hakikat tehdit sayılıyor.
Sosyal medyada linç kültürü bunun en büyük kanıtı..
Kim güçlü ise “doğru” o oluyor,Kim çok bağırıyorsa haklı sanılıyor..
Mani’nin anlayışına göre geçmişten bugüne şunu söylüyor:
Gerçek, çoğunlukta değil; derinliktedir.
Hakikat, sisin içinden geçerek görünür
Bazı kitaplar vardır; okuduğunu hissettirmez, yaşandığını düşündürür.
Puslu Kıtalar Atlası, tam olarak böyle bir metindir. Okurunu tarihin belirli bir zamanına değil, zamanın kendisinin çözüldüğü bir alana davet eder.
İhsan Oktay Anar, bu romanda Osmanlı İstanbul’unu yalnızca bir mekân olarak değil; düşle gerçeğin iç içe geçtiği, aklın sınandığı bir bilinç haritası olarak kurar. Haritalar, rüyalar, yalanlar ve hakikat… Hepsi aynı sisin içindedir.
Romanın merkezinde yer alan Uzun İhsan Efendi, bilginin kudretiyle değil, bilginin şüpheli doğasıyla ilgilenir. Onun dünyasında hakikat; bulunacak bir şey değil, icat edilen bir kavram gibidir.
Puslu Kıtalar Atlası, kesin cevaplar sunmaz. Aksine, okurun zihninde yeni sorular bırakır. Kim doğruyu söyler? Gerçek kime aittir? Tarih, anlatanın mı yazanın mı elindedir?
“Hakikat, en çok ona en çok inananlar tarafından şekillendirilir.”