Bölüm 3
Geçmişin Tozları
Kayaş istasyonundaki çay bahçesinde oturuyorduk. Burası her daim bir sığınak gibi görünmüştür gözüme. Hayatın içinden beriye çekilmiş, koşuşturan insanlardan, dertlerden, ayrılıklardan, ‘hayat gailesi’ dedikleri şeyden arta kalmış bir düş bahçesi gibidir. Bazı masalların gerçek olduğuna inanabilirsiniz burada.
Her yanı kaplayan kestane ağaçlarının yaprakları yalnızca rüzgârla değil, trenlerin gürültüsüyle de hışırdamayı öğrenmişlerdir. Ama bu bir hışırtı değildir bana göre; çok eski bir şarkının ezgisiyle dans eden yaprakların mırıltılarıdır.
Öğlen güneşi tepeye çıkıp, dalların arasından süzülerek bazı masaların üzerine sarı bir tül gibi serilir. Masalarda, içilmeyi bekleyen bir çay, söylenecek bir cümle, orada yapılan nefis bir pide ya da bir hayal olur. Üzerinize eğilen dallar işte o çaylara, beklemenin sabrına, hatta henüz söylenmeyen sözlere bile ortak olmaya çalışır. Rayların kenarından içeri sızan serinlik, yaşadıklarımızı bitmemiş bir masalın merakı gibi sarıp sarmalar; hikâyenin nereye varacağını sadece rüzgâr bilir sanki. Bütün bir hayat budur aslında. İnsan nereye varacak, hikâye nerede bitecek? Rüzgârların dilinden anlamak gerek sanırım.
İstasyondan kalkalı çok olmuş bir trenin uğultusu havada hâlâ asılıydı; ne geçmişe karışıyor ne de geleceğe gidiyordu.
Cemil sigarasını yaktı, çakmağı çaktırmadan bana uzattı. Dirseklerini masaya yasladı. Cebindeki paraları saymış birinin hayal kırıklığıyla fısıldadı:
“Ben matador çizme alacağım,” dedi, önündeki çaya bakarak.
“Rüyamda gördüm. Üstü tokalıydı.”
Sesi çok kararlıydı. Anlaşılan bir oğlan çocuğunun adam olmaya çalıştığı bir gündeydik.
İkimiz de on sekiz yaşındaydık. O yıl mezun olmuştuk. O bir yıl sınıfta kalmıştı; ben ise babaannem öldüğü yıl köyde kalınca okula