"Zamanla öğrenilen en büyük bilgelik şudur: Size yöneltilen öfke, aslında kişinin kendi içindeki enkaza duyduğu nefrettir. Onların kavgası sizinle değil; ıskaladıkları hayatla, iyileşmemiş yaralarıyla ve asla olamadıkları o kişiyle... Siz sadece, onların kendi gölgeleriyle yaptıkları savaşta aynayı tutan kişisiniz. Üstünüze alınmayın; görüntü sizde olsa da, leke onlara aittir."
"Hepimizin evinde o 'misafirlik' tabaklar, sadece özel günlerde yakılan o pahalı mumlar ya da etiketi üzerinde 'zayıflayınca giyerim' diye bekleyen o pantolonlar var, değil mi?
Bilinçaltımız bize fısıldıyor: 'Şu anki halin, en iyisini hak edecek kadar yeterli değil. Biraz daha bekle.'
İşte en büyük yalan bu. Hayatı sürekli gelecekte bir yerlerde kurgulamak, bugünü ıskalamanın en şık yolu. 'Ertelenmiş Hayat Sendromu' diyorlar buna; ben buna 'kendi hayatına geç kalmak' diyorum.
Acı ama gerçek: Yarına çıkacağımızın garantisi yokken, bugünkü neşemizi, konforumuzu ve tutkumuzu belirsiz bir geleceğe ipotek ediyoruz. Kendimizi, kendi hayatımızın figüranı yapıyoruz.
Lütfen o vitrindeki takımları indirin. Hayat, tozlanmasını izlemek için çok kısa. En büyük, en değerli misafir sensin. Kusurlarınla, eksiklerinle, şu anki halinle...
Başlamak için mükemmel olmayı bekleme. Başla ki, mükemmel anlar oluşsun."
"Dünya yıkılırken kendi derdinden başka bir şey görmemek bencillikti, evet. Ama hayat böyleydi, yarıçapı kalbininkiyle eşitti. İnsan, gözü içine bakmaktan kamaşınca dışını göremiyordu."