Değişim ve çeşitlilik göstermeyen bir çevre, sadece bireyi köreltmekle kalmaz, türümüzün gelişimini de olumsuz yönde etkiler. Yaşama mekânımızdaki totalitarizm, saptanmış standartlara tutsaklığımızın simgesi olmakla kalmayıp, türümüzün varlığına bir tehdit de oluşturuyor olabilir.
Aynı mekânda yenilen, içilen, müzik dinlenen, dans edilen ve kanepelere uzanılıp felsefe tartışılan son
Roma sempozyumlarından bu yana 2000 küsur yıl geçti.
Her aşk farklı olduğuna göre her aşkta, paylaşılan sözcükler de farklı olur, diye düşünüyor insan.
Ama, hayır! Kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. Ve “seni seviyorum” tümcesindeki totaliter
sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. Aşkı nicelleştiriyor. Halbuki Aşk, sözden önce de vardı.
Içsel yasşamlarımız için beynin işleyişine bağımlı olsak da beyin kendi şovunu yürütür. Operasyonlarının çoğu
bilinçli zihnin güvenlik izninin üzerindedir... Bilinciniz,
Atlantik’i geçen bir buharlı gemideki küçük bir kaçak yolcu gibidir: Ayaklarının altındaki muazzam mühendisliğin farkına varmaksızın yaptığı seyahat için tebrikleri kabul ediyor.
Tek bilebileceğimiz,
yanılabilir duyularımızın bize onun hakkinda ne söylediğidir. Kant’a
göre fenomenleri deneyimliyoruz ancak bu fenomenlere neden olan “gerçek dünya” şeyleri erişilebilir değildir. Bu gerçeklik anlayisi esas olarak, kuantum fiziği tarafindan büyütülmüş bir olgudur.
Nihayetinde, birey Önemli değildir. Mesele şu ki, ne olduğunuz açısından, sizin ve
benim ortak atalar paylaştığımıza süphe yok ve ikimiz de kraliyet
soyundan geliyoruz. Yine de fazla böbürlenmeyin. Ayrica katillerin, serserilerin ve hirsizlarin soyundan geliyorsunuz.