Çocukluğumda bir şekeri yemeye kıyamayan, bir salatalığı elinde evirip çevirip bakan, bir teneke kutuyu silip parlatan ihtiyarlar görürdüm. Belki bunlar ihtiyar değillerdi de işte, dünyadan onlara bu kalmış onlar da bakıyor, siliyor, harcamaya kıyamıyor ve parlatıyorlardı.
Ev ve evlilik hayatıma az zamanda alıştım. Her şey bu alıştırma, ısındırma içindi. Birisi serçe parmağını yuvamıza sokacak olsa, "İyi,iyi ılımış, yakmaz," diyebilirdi.
Asıl beni yorup mahveden ise, babam başta olmak üzere, kim bir rahatsızlık ve sıkıntı ya da mutsuzluk serdetse buna sebep benmişim gibi geliyor, kendimi kabahatli buluyorum. Bunu bir de ağzımla, "Benim yüzümden mi?" diye soruyordum. Sanırım tek suçlu adayı ya da dayanamayıp itiraf eden olarak ortaya çıktığım için de, "Hayır, ne ilgisi var," gibi bir cevapla değil de, adeta onaylayan bir sükutla karşılanmamdı. İşte o sükut, var olmanın tüm suçlarını, bir evlat olmanın, erkek olmanın tüm suçlarını bana boca eden ve ederken beni boğan sükut, kalbimde öyle taşkın, öyle çatlatıcı bir duygu yaratıyordu ki, benim hala yaşamam, ertesi gün dondurma yemem, elimde tuttuğum kaşık ve her şeyin yerli yerinde oluşu, işte mucizeydi. " Gök yarılır," diyen, göğü şeftali sanıyor olmalıydı.
Hayat belli bir şeydi. Nasıl bu kadar belli idi bilemiyorum. Ama belliydi işte. Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalanma idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi. İbretler tekrarlardan, eziyetler yol dışına çıkışlardan, memnuniyetler gevrek gevişlerden ibaretti.
Şuna bak, hayatın her sefihliği, başına gelecek her şey bir bir aklında ve hala gülüp eğleniyor diye geçti içimden, ben en azından bilmiyordum. İşte bildim, işte bittim.