Fakirlikten korkardık, üstelik fakirdik; karı bulamamaktan korkardık halbuki asıl bulduklarımız korkulacak şeylerdi, evden mühimi yoktu. "Evin senin olsun, kapını kapat soğan ekmek ye," sözü Ayetel Kürsi'den daha geçerliydi, hem de daha kısa tabii.
Aynı vakit askere gittik, ikimize de çok zor geldi. Ben bana zor gelenle Eyüp'e zor geleni bir tutmam aslında ama epey yakındıydık. Başkasının yanında pek bir şey diyemediydik. O vakitler zorluktan yakınmak pek olur iş değildi, duyanı iğrendirirdi, şimdiki gibi perişan oldum diyen kucaklanmazdı, beter ol denirdi.
İki kere yemek yedik, bir kere araba ile gezdik. "Sinemayı çok severim," dedi. "Ben de," dedim. Hiç sinemaya gitmedik. "Müzik dinlemeyi sever misin?" dedi. "Evet," dedim, gülümsedi. Konular kapanır gibi açılıyor, açılırken kilit vuruluyordu. Bu ikimizi de rahatsız etmiyordu. Bazen berbat bir kadına düştüğümü anlıyordum. Ama berbatlığın membaını tayin edemiyor, iyiye nasıl davranacaksam ona da öyle davranıyordum. Çünkü ben de kendimi beğenmiyor, iyiyi istemiyordum. Onun da kendimin de iyi olmadığını bilmek içimi bir kuruluk ve süresiz pürüzlerle dolduruyordu.
Kötü biri miydim, her kötü gibi herhangi biri miydim, babamın benden tam ne istediğini anlamadığım bazı anlarda söylediği gibi, "Gayetle normalsin Sadullah Efendi, gayetle, bu normallikler çok işine yarayacak ama birikenler, normallikler de başına iş açacak, ithal anormallik sahibi olmaya çalışacaksın, dünyanın en perişan malını almaya çıkacaksın, en olmadığa olmadık bedeller ödeyeceksin, senin de olmayacaklar, gayetle normalsin Sadullah Efendi, şimdilik çıkar tadını."