Hayat uzun bir SAT sınavından farksızdı ve dört ya da beş seçenek yerine düzinelerce farklı şıkkı vardı soruların. Arada sırada ya da nadiren ve sıklıkla gibi saçma seçenekler de dahildi bunlara.
İncelemem kitabı okumayan insanların kitaptan alabileceği tadı azaltma ihtimali olan cümleler(spoiler) barındırabilir. Minik şakamızı da yaptık. Gerçi yazar hiç bir şeyi gizlemediğiden ve olay örgüsü gayet tahmin edilebilir olduğundan pek spoiler verme kaygısı taşımıyorum.
Douglas Jeffers ilginç bir karakterdi. Kendisinin monologlarını okumak keyifli, ilginç bir tecrübeydi. Yer yer, kötülüğün gözüne bakıyormuşum gibi hissettirdi. Kitabın sonunda yaptığı şeyi de abes buldum. Bu kadar kendini beğenmiş, tanrı kompleksli denebilecek adam öleceğini düşünüp intihar etti. Yöntem olarak da okyanusa açılıp botu batırmayı seçti. Galiba rahmetli şiir gibi yaşadım, şiir gibi öleyim. Arkamdan bu dünyadan bir Douglas geçti desinler, diye düşündü son anlarında. Yazar gerçekten karakterden ayrılmak istememiş, kahraman gibi ölüm hazırlamış, hayret ediyor insan.
Anne Hampton(Boswel) karakterini hiç çözemedim. Eline bir sürü fırsat geçti. Sonunda öleceğini bilmesine rağmen kaçma girişiminde bulunmadı. Araba yarışı izlemeye, spor müsabakası izlemeye bile gittiler birlikte gayet kaçabilir, adamı yakalatabilir, kendisini kurtarabilirdi. Stockholm sendromunun böylesi karşısında saygıyla çömeliyorum. Adamın ne ilginç hikayesi var elinden kurtulabilirsem ömür boyu anlatacak ilginç anı sıkıntısı çekmem düşüncesiyle olan bitene katlandı. İlk kitabını da biyografi türünde aradan çıkarmış oldu. Uyanık kız vesselam.
Martin ve Mercedes alışık olduğum, hiç ilgimi çekmeyen karakterlerdi. Martin'in abisinin katil olduğunu öğrenmese terapi grubundaki sapıklara soracak sorusu olmaması ABD'de devlet memurluğunun bizdekine benzerliğinin nişanesi gibiydi. Mercedes'in onca yaşadığı şeyden sonra intikam peşine düşmesini anlayışla karşılıyorum. "Bir Douglas'ı elimden kaçırdım gözü diğer Douglas'lara diktim"
Hep iyiliğin kazandığı hikayeler seni cezbederdi...
Ama bak sana ne diyeceğim. Gerçekte öyle olmaz. Hem de hiç. Çünkü iyilik kazansa bile bunu yapabilmek için kötülüğün seviyesine inip, onun kurallarına göre mücadele etmelidir. Ve sevgili kardeşim bu da aslında yenilgiden bile beterdir.
İnsanlar birini öldürmenin zor bir şey olduğunu sanırlar. Oysa bu sadece inanmayı istedikleri şeydir. Gerçekte çevremizdeki en basit şeydir. Herhangi bir sabah gidip bir gazete aldığında ne görürsün? Karılarını öldüren kocalar. Kocalarını öldüren karılar. Çocuklarını öldüren ebeveynler. Birbirlerini öldüren çocuklar. Beyazları öldüren siyahiler. Siyahileri öldüren beyazlar. Gizlice, herkesin içinde, bir amaç uğruna ya da kazayla öldürür dururuz. Tabancayla, bıçakla, bombayla ya da tüfekle gerçekleştirilen ölümler elbette gün gibi ortadadır. Ama Etiyopya'ya hükümetçe sübvanse edilen tahıl nakliyatını kessek ne olur? Öldürmüş oluruz. Bu karnı açlıktan şişmiş küçücük bir çocuğun şakağına tabancayı dayayıp, tetiği çekmekten farksızdır. Şöyle durup, tüm dünyaya karşı sergilediğimiz ulusal tavrımızı bir düşünsek, her şeyin kimi öldürüp kimi öldürmeyeceğimiz üzerine kurulduğunu görürüz. Tabii bir de hangi silahları kullanıp kullanmayacağımız üzerine. Dış politikaymış! Hah! Ölüm politikası desek daha doğru olur.