"SARI"
"Yaşamak, mümkün olana inanmaktır."
Ama ya yaşarken geride hiçbir mümkün kalmadıysa?
Ya da o mümkün dediğimiz şeyin, çok önceden elimizden alındığını fark edersek?"
Kendini bir hastane odasında, büyük bir kazadan sağ kurtulmuş tek kişi olarak bulan bir adamın öyküsüyle başlıyor her şey. Dışarıdan bakıldığında mucize gibi görünen bu olay, aslında içsel bir felaketin kapısını aralıyor.
Bir gümrük müdürü, bir devlet görevlisi, bir baba belki ama en çok da sıradanlığın içinde kaybolmuş bir insan. Çok büyük bir kazadan yalnızca kendisi kurtulmuştur. Hayatta kalmış olabilir ama yaşamın kıyısında, neredeyse hiçbir şeye sahip olmadığını fark ettiğinde gerçek yüzleşme başlıyor: Kendisiyle.
Herkes onun yaşamasını bir mucize olarak görürken, o kendisine şu soruyu sormaktadır: "Bu mucizeyle ne yapacağım?"
Yaşamak, sadece nefes almak değildir. Hele ki geçmişin, sevgi yoksunluğunun ve içi boş rutinlerin gölgesinde bir ömür sürmüşseniz, hayatta kalmak bazen en ağır cezaya dönüşebilir. Adamın hikâyesi burada başlar.
Kendisinden başka herkesin öldüğü o kazadan sonra, hayatını değiştirmek istemiştir. Fakat dönüp etrafına ve içine baktığında, elinde değiştirecek hiçbir şeyin kalmadığını fark eder. Ne bir hayal, ne bir dost, ne bir duygu… Ve bu fark ediş onu öfkeye sürükler. Kendine, geçmişine, hayata öfkelenir. Bu öfkesi geçip gitmez onunla birlikte kalır, büyür, şekil değiştirir.
Derken tuhaf şeyler olur: Adam yaptıklarını hatırlamamaya başlar. Boşluklar oluşur zihninde, süreksiz zamanlar… Gerçeklik yavaşça bükülmeye, akıl ve bilinç sınırları silinmeye başlar.
Çocukluğundan beri sevgisiz büyümüş bu adam, hayata hep eksik başlamıştır. Sevgi yokluğu sadece bir eksiklik değil, bazen bir delilik zeminidir. İnsan sevilmediği için değil, hiç sevilmediğini düşündüğü için kötülüğe