Dinliyor ve şaşıp kalıyordum: "Meğer neymiş bu Danyar! Kim umardı onda böyle bir meziyet olduğunu! Sonunda anladık işte," diyordum.
Bozkırda, basılmış, yumuşak bir yolda gidiyorduk. Danyar'ın türküsü şimdi daha gür yayılıyor, birbirinden güzel yeni yeni nağmeleri şaşılacak bir kıvraklıkla, bir akıcılıkla söylüyordu. Böylesine zengin miydi bu konuda! Sanki kendini göstermek için bugünü, bu saati bekliyormuş!...
Birden her şey aydınlandı kafamda. Bazılarını kuşkulandıran, bazılarının alaya almalarına sebep olan o yabanîliğin, o tuhaflığın sebebini, onun bir hayal adamı, yalnızlığı, suskunluğu seven bir insan oluşunun sebebini, şimdi çok iyi anlıyordum. Akşam vakitlerini niçin Nöbet Tepesi'nde geçirdiğini, bütün gece çay kenarında niçin yapayalnız durduğunu, başkalarının işitemediği seslere niçin hep kulak kabarttığını, bazen birdenbire gözlerinin niçin parladığını, kaşlarını yukarı kaldırdığını anlıyordum şimdi: Danyar âşıktı.
Denizler kadar derindi onun aşkı. Bunu iyice seziyordum, ama başkalarının aşkına hiç benzemiyordu. Çok büyük bir aşktı bu. Hayat âşığı, toprak âşığı, tabiat âşığı idi. Bu aşkını içinde saklıyor ve türkülerde duyup yaşıyordu. İlgisiz bir insan, âşık olmayan bir insan, sesi ne kadar güzel olursa olsun, böyle şarkı, böyle türkü söyleyemez.