"İnsanların, yaptıklarının bir önemi olsun isterler. Bir şeyleri değiştirmek, bir iz bırakmak, bir hayata dokunmak isterler. Sadece kendi varlıklarıyla değil, eylemleriyle de hatırlanmak isterler. İnsanlar, öldükten sonra geride bir şeyler bırakmalıdır; bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev, bir duvar, bir çift ayakkabı ya da dikilmiş bir ağaç. Kendi ellerinle dokunduğun bir şey; böylece ruhun öldüğünde, insanların oraya gidip senin diktiğin ağaca baktıklarını görürsün. İnsanlar, diktiğin o ağaca bakıp seni hatırlar."
"İşte geliyorlar. Kapıların açıldığını, demirlerin gıcırdadığını duyuyorum. Artık zamanı saymayı bıraktım; çünkü zamanın benim için bir anlamı kalmadı. Bir gün, bir saat, bir dakika... Hepsi aynı boşlukta eriyip gidiyor. Cellat içeri girdi, o soğuk ve ifadesiz yüzüyle bana bakıyor. Sanki bir insana değil de, parçalara ayrılması gereken bir eşyaya bakıyor. Üzerimdeki giysileri çıkarıyorlar, sanki hayattan soyundurur gibi. Korkmuyorum artık. Aksine, o büyük, karanlık sessizliğe kavuşacak olmanın tuhaf bir rahatlığını duyuyorum. Artık yargıçlar yok, yasalar yok, insanlar yok. Sadece ben ve o kaçınılmaz son var."
"İşte gidiyorum. Çanlar çalıyor. Her şey bitti. Şimdi cellat gelecek, saçlarımı kesecek, yakamı açacak... Ve sonra o korkunç yolculuk başlayacak. Güneş parlıyor, hava ne kadar güzel, değil mi? Herkes dışarıda hayatını yaşıyor; sadece ben, kendi hayatımın bittiği o noktaya doğru adım adım yaklaşıyorum. İnsanlar, o kalabalık, beni izlemek için oraya toplanacaklar. Benim acım onlar için bir gösteri olacak. Bir insanın, başka bir insanı yok edişini izlemek için bir araya gelecekler. Ah, keşke bir an önce bitse!"