Bir İdam Mahkumunun Son Günü
Doğanın kanunları vardır. İnsanlar için hayvanlar için, belki yerdeki toprak, daldaki yaprak için. Yönetici neyi emrederse insan da, hayvan da, toprakta hatta yaprakta o emri yerine getirmek için yaşar. Bunca canlı cansız şeylerin ortak çok noktası olduğu gibi ayrı ayrı görevleri de vardır. Bana sorarsanız bu farklı varlıkların içinde gelip geçiciliğimizi anlatan en büyük ortak nokta ölümdür.
Hiç öleceğinizi hissettiniz mi? Ya da ölmek üzere olan bir insana tanık oldunuz mu? “Ölüm” kelimesi yeryüzünde tek anlama sahip, her beyinde aynı algıya denk gelen bir olaydır. Bazıları dalgasından bile korkarken, bazısı kurtuluşun tek yolu sayarlar, ölmeyi.
Oysa ölüm suçluyu, masumu, genci, yaşlıyı, iyiyi, kötüyü seçmez.
Zamanı da seçmez ölüm. Hatta asıl mesele de bu değil midir? Kim sonsuz vedanın geldiğini bilse, zamansız demez mi? Peki zamanlı olsa anlamı olur mu faniliğin?
Dünya çapında tanınan Victor Hugo, ölümle tanışmadan, ölüme tanık olmuş. Cezasının bedelini ölümle ödeyen bir mahkumun ölüm sehpasına gelene kadar ki duygu düşüncelerini kaleme almış, yazarımız. Romanın asıl konusu, idam cezasının halk tarafından gülünç ve ciddiyetsiz karşılanması. Cinayet suçundan yargılanan mahkum idam cezası ile cezalandırılmıştır. Roman bu karardan sonraki beş haftalık süreyi anlatmaktadır. Mahkum bu beş hafta boyunca ölümü düşünmüş, ölümün korkusunu sonuna kadar hissetmiştir. İdam edilme günü gelmiştir. Halk coşku ve heyecanla beklemektedir. Tüm hazırlıklar tamamdır artık.
Sahi siz bir ölümü nasıl karşılarsınız? Bastırılmış bir merhametsizlikle mi? Yoksa vicdanınızın sesiyle mi? Bilmem ki şu can almak dedikleri kime haktır.
Merdivenden çıkıyorlar. Saat dört...