Varolmak zorunda kaldığımız yaşam içerisinde, ezbere, dile gelmekten yorgun acılara sahibiz. Dile getirilsin diye kıvranarak bir bekleyişte olmaya ise kararlıyız.
Korku ile ezilmiş dilimin ucunda, cılız bir ses ile: ne memnunum bana biçilenden ne de kanat gerdim sığmadın enginlere, taşıyorum bir yerde; fakat aşamıyorum. Evet, "ben" diyorum, kendi varlığını mesele eden, bir varolan benden bahsediyorum; var olmak zorunda kalan, belki yaşama maruz bırakılan. Bu öyle bir varoluş ki, hep kendi henüz olmamışığım içinde ya da içimde. Artık kim kimin ya da neyin içinde ise; bu paradoks hiçliğe gebe. Burada bahsedilen hiçlik, mevcut olmama ya da hazırda bulunmama durumu değildir elbette. Herkesin haklılık ve doğruluk ilizyonları içinde kaybolduğu, kendini bulması gereken bir yokluk. Evet, ilizyon diyorum; işte hiçliğin bir karakterini daha ifşalıyorum. Herkes aslında hiç kimsedir. Herkes bir başkasıdır ve kimse kendi değil. İnsan kim diye sorulduğunda cevap herkestir. Fakat insan, kendinden emin ve kaygılı bir ölüme doğru giderken müstakil dünyasını özgürce yaratmaya muhtaçtır, evren içinde kendi yörüngesine doğrudur. Herkes bir gün ölmek için doğar ama şimdi değil; doğru cevabı bulunca! İnsan kimdir sorusuna, insan kendidir deyinceye kadar kaygısal bir varoluşta yaşayacağız.
Okuduğun bir şey birdenbire tüylerini diken diken eder. O şey belki tek kelime, belki tek cümle, belki de bir paragraftır. Ama işte kitabı elinden bıraktırıp, sadece kendisine odaklandırarak düşündürür seni orada yazan şey. Sanki aradığın kayıp hazineyi bulmuşsundur. Dudaklarının aldığı şekil ve gözlerin gösterebilir ancak içinde beliren duyguları. Böyledir, çünkü o okuduğun şey seni anlatır ve artık yalnız olmadığını biliyorsundur.