Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin bir âyinedir. Senin fıtratında(yaratılışında) ve kalbinde bulunan şedit(şiddetli) bir muhabbet-i bekà(sonsuz yaşamayı sevme isteği), o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil. Belki o âyinede istidada(kabiliyete) göre cilvesi bulunan Bâkî-i Zülcelâlin cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet(aptallık) yüzünden, o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir; يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقى1 de. Yani, madem Sen varsın ve bâkisin. Fenâ(son bulma) ve adem(yokluk) ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!
insan, o kasırların(sarayların) en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri, bir kısmı âlem-i ervahtan(ruhlar elemi), bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuzdan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır(elementler) âleminden geldiği gibi; hâcâtı(ihtiyaçları) ebede uzanmış, emelleri semâvat ve arzın aktârında(bölgelerinde) intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında(devirlerinde) dağılmış bir saray-ı acip ve bir kasr-ı gariptir.