Tenhalığı seviyorum, sık görüşülmeyen ama bağı da koparılmayan dostlukları. Sakin mekanları, az rastlanılmayı, kendimle kalmayı, kendimi saklamayı ve de sınırlarımı...
Bir vahdet ehline göre bu görünüş âlemi nedir? Allah'ın bir tecellî sahnesi değil mi? Renksiz olan birlik âlemi çokluk âlemine geldikçe, âdeta tahallül ederek renklere, şekillere, sûretlere bölünüyor ve bu veçhelerden her rengin ayrı ayrı tecellî nakışlarını sûretleştiriyor. Bu yüzden de biz, şu dünya sahnesinin oyuncuları, Hakk'ın birer tasarruf âleti olduğumuzun farkına varmaksızın cihanın hayhuyunu ve çeşitli fiillerini meydana getiriyoruz.
İnsanları, sâdece teknoloji sayesinde maddi refaha kavuşturmak, fakat moral planda kısır, çorak, verimsiz, bilhassa vicdan kontrolünden mahrum bir hürriyet hissi ile, başıboş bırakmak cemiyetler için tehlikeli yoldu.
Şu bir hakîkattir ki samîmî mutasavvıftan, her devirde, her çeşit devlet sistemi korkmuştur. Görünüşte dine karşı en müsâmahalı olması îcap eden teokratik idâre bile, dînin esaslarını çok derinden kavramış mutasavvıfa karşı korku ile karışık bir çekingenlik duyar; bunun içinde elinin ve emrinin altında medrese dogmatizmine demir atmış, bir menfaatçi softa sınıfı yetiştirmek ister. Tâ ki vukuflu ve serdengeçti din adamları çoğalıp, dîni bir istismar mevzûu yapanların menfaatlerini baltalamasın...
İyi ahlâkın gâye ve netîcesi niyet selâmetidir ki o da insanı sadece kendini düşünmeye bağlamayıp başkalarını da düşünmeye sevkederek beşerin faydasına çalışmak sûretiyle hilkat gayesini de ele getirmektir. İşte Ken'an Rifâî, hayatı boyunca beşeriyet âlemine bu aşk ahlâkıyla göründü. Bunu verdi; bunu aldı.