Trajik eserler başkalarının hatalarına karşı normalde duyacağımızdan daha yüksek seviyede bir ilgi duymamıza yol açarlar; çünkü başarısızlığın kökenini daha iyi anlamamızı sağlarlar. Bu bağlamda düşünecek olursak, daha çok şey bilmek,
daha iyi anlamak demektir. Daha iyi anlamak da daha affedici olmayı beraberinde getirir. Trajik eser bize, bir karakterin
mutluluktan felakete giderkenki adımlarını gösterir; bunlar
genellikle minik ve masum adımlardır. Niyetlerle sonuçlar
arasında çoğu kez ters bir ilişki vardır. Belki de tragedyalar
yardımıyla, gazetede yer alan çıplak ve acımasız felaket öykülerini okuduğumuzda, hissettiğimiz kayıtsızlığın ve öç almaya niyetli tavrı bir süreliğine bir kenara koyabiliriz.
1848 yılı yaz aylarıydı; Normandiya'nın dört bir yanında
gazetelerde çarpıcı bir haber yer aldı. Rouen civarındaki Ry
şehrinde yaşayan yirmi yedi yaşındaki Delphine Delamare
(kızlık soyadı Couturier), evliliğin rutinlerinden sıkıldığı için
kendini alışverişe vermiş, büyük borçlara girerek onlarca
elbise ve ev eşyası satın almış, daha sonra da bu duygusal ve
maddi zorlukların baskısına dayanamamış, arsenik içerek
hayatına son vermişti. Arkasında küçük bir kız çocuğu, bir
de çaresiz koca bırakmıştı. Rouen'de tıp okumuş olan kocası
Eugene Delamare, diplomasını aldıktan sonra Ry'da göreve
başlamış, yeni taşındıkları bu kasabada müşteriler ve kasabalılar tarafından pek sevilen bir doktor olmuştu.
Haberin geçtiği gazeteyi okuyanlardan biri de yirmi yedi
yaşındaki azimli romancı Gustave Flaubert oldu. Madam
Delamare'ın öyküsü Flaubert'in zihnini terk etmedi, Mısıra
ve Filistin'e yaptığı seyahat boyunca onu takip etti ve bir çeşit
saplantıya dönüştü. Eylül 1851'de Flaubert, Madam Bovary'yi
yazmaya koyuldu, roman altı yıl sonra Paris'te yayımlandı.
Ry'da yaşayan ve kocasını