Tarih şunu da ekliyor, ölmeden önce ya da öldükten sonra Tanrı’nın karşısına geçiyor ve şöyle diyor: "Ben ki boş yere onca farklı kişi oldum, bir tek kişi olmak istiyorum, kendim". Tanrı gürleyerek şöyle yanıtlıyor: "Ben de ben değilim, sevgili Shakespeare, ben de dünyayı senin yapıtını hayal ettiğin gibi hayal ettim, düşlerimde seni de biçimlendirdim, ve sen de tıpkı benim gibi birçok kişisin ve hiç kimsesin."
Bir kişi öldüğünde mekanı dolduran olayların son bulması bizi şaşırtabilir, ama her ölümle birlikte bir şey ya da sayısız şeyler ölür, ama teozofların ileri sürdüğü gibi evren bilinci varlığını sürdürür. Geçmişte bir gün, İsa’yı görmüş olan gözlerin sonuncusu da kapandı, bir adamın ölümüyle Junin muharebesi de Helena'nın aşkı da öldü. Ben öldüğümde benimle ne ölecek, yeryüzü hangi dokunaklı ya da kırılgan biçimi yitirecek? Macedonio Femandez’in sesini mi, Serrano ve Charcas düzlüklerindeki bir at imgesini mi, maun bir yazı masasının çekmecesindeki kükürtlü sabunu mu?
Neydi istedikleri? Madem serüveni seçmişler, sonuna kadar gitmeyi göze almaları gerekmez miydi? Yoksa bir yukarı çıkıp bir aşağı inmek yerine, atlıkarıncayla dönüp durmanın daha akıllıca olduğunu mu düşünüyorlardı?