Kitapta savaşa vurgu yapıyor ama savaş yerine herhangi bir mecburiyeti koyabiliriz. Elinize bir mektup geçiyor ve o kağıt parçası tüm bedeninizi istila edip sizi etkisiz hâle getiriyor. Onun içinde yazanın savaşa katılmanızı isteyen bir celp değilde çok korktuğunuz babanızın ölüm haberi olduğunu ve onu ziyaret etmek mecburiyetinde olmanız gerektiğini düşünün. Aynı ürperti aynı ikilemi yaşarsınız, ya da size hükmedecek başka bir haber.
Son ana kadar mektubu ne zaman eline alsa etkisi altına girdi, tâ ki sonuçlarını gözleriyle görene kadar.
Savaşta ölmekten değilde öldürmekten korkması, insani değerleri ne kadar yüksek olsa da bunca yıldır süre gelen normlara karşı çıkamaması ama karısının bir kadın olarak hiç bir şeye boyun eğmeden özgürlüğü, eşinin ve kendinin inançlarını savunması kadın erkek durumunu da gözler önüne seriyordu. Erkek normlara bağlı. Çünkü yüzyıllardır bir emirle silah altına girmiş, buna 'mecburlar', sesini çıkarıp hayır öldürmeyelim diyememişler. Bu belki bir utanç belki ihanet gibi geldiğinden, belki de karşıt seslerin altında ezileceklerini düşündüklerinden. Kadınsa hep özgürlük mücadelesi vermek zorunda kalmış çünkü yaşamak, hak elde etmek için savaşmaya mecbur, kimse ona 'alınıp satılmalacaksın, bir eş olmak dışında vasıflarında olacak, sen özgürsün dememiş, kadın bunları talep etmiş. Şimdi bile bu düzen böyleyken o devirde bu ayrımın daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Ve belki de en çok dikkatimi çeken şey Stefan Zweig kitaplarında okuduğum tek ölümle, trajediyle bitmeyen kitabı olması oldu. Belki de bu yazarın kendisi içinde bir ideal sondu, intiharın opsiyoneli 'mecburiyet hissini' sevgiyle yamalamayı başarmaktı.
Ne yazık ki Ferdinand'ın mecburiyet hissinin tekrar nüksedip nüksetmediğini bilemediğimiz gibi bunu da bilemeyeceğiz.
Keyifli,