«Ne geldi bu dil-i zâra gubârdan gayri / Ne gördü âyînemiz inkisârdan gayri»
Hayata, insana ve kendime dair çok fazla yanılgı taşıdığımı fark ettim. İnsan, bir noktada kendisini yahut başkalarını suçlamaktan vazgeçtiğinde belki de ilk kez yaşamaya başlıyor. Sebebi ne olursa olsun, bir başkasının ayakkabılarıyla yürüyemediğin müddetçe onun yükünü, korkusunu ve mecburiyetini tam anlamıyla anlayamıyorsun. Anlayamadıkça yargılıyor, yargıladıkça öfkeleniyor ve sonunda hayatı taşınmaz bir yük gibi sırtında gezdiriyorsun. Fakat insanların çoğu kendi yaralarının içinden hareket ediyor. Kimi korkularından, kimi eksikliklerinden, kimi de hiç seçmediği yazgısının ağırlığından. Arzunun trajedisi diyeceğimiz, insanın kemiklerine heyûlâ gibi işleyen hazîn hissiyatın bütün hikâyesi belki de burada başlıyor. Çünkü onu olgunlaştıran şey, çoğu zaman onu yaralayan şey oluyor.
«onu yaralar kıpırdatıyor / ve o sertelmektedir yaralardan»
İnsan yalnızca yaralarından değil, iştihâsından da mustariptir. Nitekim ruhun en derin arzuları dahi tatmin edilmek için değil, insanı hareket ettirmek için vardır sanki. Ulaşmak için kalbini adadığı şeylere kavuştuğunda bile tuhaf bir eksiklik hisseder ve arzu, sahip olmakla değil, mahrum olmakla beslenir. İnsan eriştiği her menzilde yeni bir ufuk, sevdiği her şeyin ardında yeni bir hasret uğultusu duyar. Bu yüzden en büyük hayal kırıklıkları -eflâtûnî dahi olsa-, elde edemediklerimizden değil; elde ettikten sonra içimizde kalan boşluğu fark ettiğimiz anlardan doğar.
«bitirdim sandığın vakit başladığını göreceksin»
Belki de gönlümüzün kırık aynası inkisârın pençesinden bu yüzden kurtulamaz. Her arzu kendi vaadini taşır, her vaat kendi yıkılışını. İnsan bir hayalin peşinden koşarken kurtuluşunu arar; ona ulaştığında ise yalnızca yeni bir mahrumiyetin
Hem nedir ki Güzellik,
şu güçbela katlandığımız dehşetengiz başlangıçtan başka,
ve hiç bozmaz istifini, dudak büker bizi helak etmeye,
bundadır ona hayranlığımız işte. Her melek ürkünçtür.