Toplumsal bir yaşam sürdüren insanlar, uzunca bir zamandır dünyanın değerlendirme denilen tartıyla ölçülebileceği şeklindeki genel fikre sıkı sıkıya tutunmuş olsalar da, söz konusu değerlendirmelerin alması gereken biçim ve hangi terimlerle ifade edilmesi gerektiği hususunda köklü bir anlaşmazlık içinde olduklarına da şüphe yoktur. Bilhassa ahlaka dayanan söylem, bazı tikel toplumsal etkileşimlerin sabun misali elden kaymasına sebep olur. Zira bu söylemin verimliliği pek tutarlı, hatta bağır çağır savunulduğu kadar bile tutarlı değildir. İki bin (ve daha fazla) yıldır çekilen ahlaki nutuklar, ahlakın insanları daha iyi bir yola sevk etmenin etkili bir biçimi olduğuna dair fazlaca bir kanıt sunamadı; dahası, çocukları doğru düzgün biçimde eğitmek için doğru bir “ideal teori”yi elde tutmak gerekmediği de aşikâr. Hıristiyanlık sonrası Avrupa’nın “ahlakı”, insanların eylemlerini iyi ve kötü olmak üzere iki kategoriye ayırıp bu iki kategoriden başka hiçbir şey yokmuş gibi davranarak, dünyamızı basitleştirmeyi amaçlayan devasa bir entelektüel ve psikolojik düzenekten başka bir şey değildir ve bize reel politika üzerine söyleyecek bir şeyi de yoktur.
Çirkinliğe kör olmanın ne manaya geldiğini de anladım sanırım. Göz, düşüncenin kölesiydi ve insan nesnelere oldukları şey için değil düşündürdükleri şey için değer veriyordu.