İnsan tabii belirlenmişlikten kurtulmak için cennetten inmiş, yani cenneti reddetmiş, insan olmak bu mu yoksa reddetmek mi yani. Şimdi de yapabileceği en büyük şey reddetmek mi olacak, cenneti bile. Âdem; aklı ne kadardı ve korkusu, iknaya çalışılan oydu ve diğer eskiler. Arkalarını dönünce de unuturlardı, ellerinde kırmızı, mor, lacivert renkte iplik, meşh yağları, yunus derileri, yün ve pamuk. Tanrı’nın ikna etmeye çalıştığı zamanın insanlarıydı onlar, helâk olsalar da ne fark eder. Hiç değilse bir lav sağanağı, bir çekirge fırtınası, bir kapanan ve açılan berzâhî sular görülürdü önlerinde. Gazap sahici, bela şedit, muhatap belli idi. Her şeyi ilk gördüler ilk duydular ama sonrakilerdeki korku ve büyülenme yoktu onlarda. Musa’nın elinde levhalarıyla dağdan ışıl ışıl bir yüzle indiğini göre göre dönüp arkalarını uyurlardı. Anlaşılan levhalar ve diğer her şey bütün bu büyülü zamanlar bittikten sonra yerleştirdi inancı da korkuyu da. Kim kimi yakından gördü ise bir şeye tutmadı, yanında olan biteni bir tarih bir kutsal sayfa sanmadı. Korkmadı Süleyman’dan, Davud’dan, ne olsa belki Zeus’u görmüştü iki nesil atası. “Tanrılar, tanrılar, yine onlar,” deyip taşa verdi arkasını. Peygamberin arkasından hemen miras kavgası, cenaze kalkmadan daha kim geçecek telaşı, dün kâinatın kimin olduğunu öğrenmemiş gibi. İmana daha yüzyıllar, inanılacak şeyin de iyice gözden kaybolmasına demek ihtiyaç var. İşte inanmak da hiçbir şey görüp bilmeyene kalıyor, araya yüzlerce yıl sokuyor ve yüzlerce kafa bir o yana bir bu yana eğip büküyor ve binlerce yıl önceyi şimdiki hülyasına yakıştırıp kabul ediyor. Kurallar belli, tarih ilerlese de zaman ve kurallar bunlara uyanlara ve hep utananlara değil, arkasına kaldırıp atanlara değişiyor. Yoksa ince un ile tahıl sunusu pişiren kadın ve onun